Ülkemiz terör belasıyla yıllardır şehitlerine ağladı ve ağlamaya da devam ediyor. İmralı’da yatan vatan haini artık Türkiye Cumhuriyeti ile pazarlık yapıyor. Kürt hakları, demokratikleşme, çağdaşlaşma derken bir takım şeyler hafızalarımızdan silinip gitmişken TV. Kanalının birinde ucube giyinişli ve geçmişiyle övünürcesine konuşan bir kişi bizlere tekrar hatırlatılıyor. Bu kişinin kim olduğunu Fadime Şahin ismi geçtiğinde hatırlamayanımız olmaz sanırım. Evet, bu kişi Müslüm GÜNDÜZ.
Ekran da o kadar rahat o kadar da keskin sözler sarfediyor ki.”Kemalizm’in sonunun geldiğini, bu rejimi yıkmak istediğini açıkça söyleyen benim için hiçbir değeri olmayan bu şahsın bu güvenceyi nereden aldığını sormadan edemeyeceğim??? “Rejim bizi yere vurdu. Ama bizde rejimi yıktık” diyor ve ne kadar acıdır ki hukuk tarafından hiçbir şey yapılamıyor. Nerede kaldı devletin anayasal güvencesi?
Hele hele programcıların meczup diyeceğim bu kişinin konuşmaları karşısında gülmelerine ne dersiniz? Türkiye Cumhuriyeti nerelere gelmiş.Vah vah!!!Vatandaş ise ne halde bilen yok. Duyarlı, aydın ve geleceğinden endişeli olanların çığlığını duyan yok.
Demokratikleşme eğer bu kelimelerde gizli ise yandık ki ne yandık!!!
Bu kişinin özel hayatı hiç kimseyi ilgilendirmez ama söyledikleri Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkesi ilgilendirir. “Demokratik hakkını kullanıyor” diyenleriniz olacaktır ama maalesef ben rahat bir şekilde söylenenler karşısında gülemeyeceğim.
Affedersiniz ifade özgürlüğünü unutmuşum!!!
Sanki bir öncekiler ve yapılmak istenenler kapatılırcasına her gün gündeme yeni olaylar sunuluyor. Laikler ve anti laikler, Müslümanlar ve gayri müslimler, açıklar ve kapalılar, Türkler ve Kürtler vs.vs. şeklinde ayrıştırmak Türkiye Cumhuriyetini parçalamak ve bölmek değil de nedir?
Tabiî ki Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan herkes eşit olmalı, yurttaş anayasal güvence altında haklarını aramalıdır ama bu da vatan hainliğiyle karıştırılmamalıdır.
Lütfen kendimize gelelim her şey çok geç olmadan…
28.10.2010
Nermin AYDINLI
28 Ekim 2010 Perşembe
21 Ekim 2010 Perşembe
TÜRBAN MI, BAŞÖRTÜSÜ MÜ!!!
Ülke gündemi Türbanla meşgul olurken, kamu kuruluşları değil, üniversiteden sonra ilköğretim de türbanla girmek isteyen öğrenciler ortaya çıktı. Acaba bunlar bilinçli bir şekilde mi yapılıyor veya yaptırılıyor?
Türban veya başörtüsü çözümü için turlar devam ederken, yasaları ve yargı kararlarını hiçe sayan YÖK başkanı bu işe çözümü buldu bile!!! Evet Anayasa ve hukuk kuralları sanırım bir kenara atılarak bundan sonra yapılacak bütün sınavlarda türbanlı girilebileceğinin açıklanması kafalarda soru işaretleri bırakmıyor mu?
Türban mı, Başörtüsü mü? Diye tartışıla dursun Anadolu kadını başını yaşmakla, salma yemeniyle, tülbentle vs. örtmeye devam ediyor. Başörtüsü Anadolu kadınının geleneksel örtüsüdür. Türban tesettür giyiminin moda tarzı değil midir? Anadolu kadınının örtüsü neden siyasete alet ediliyor? Özellikle kadınlar üzerinden neden siyaset yapılıyor? Ben bir kadın olarak bunu şiddetle kınıyor ve siyasilerin kendilerine gelmelerini istiyorum. Benim annemin, anneannemin, babaannemin başörtüsünden ellerini çekmeleri gerektiğini düşünüyorum. İnançlarımızı hiç kimse kapalı veya açık diye sorgulayamaz. Bu güne kadar dini vazifelerini yapmak isteyen hangi vatandaş engellendi? Kimlerin inançları sorgulandı. Bu gün bu yapılan provoke değil de nedir? Sorun haline getirilen türban aslında ülkenin gerçek sorunu mu? Bütün bunlar örgütlenme değil de nedir? Bu temel hak ve özgürlük olmayıp laikliğe aykırı değil mi? Özgürlük deyip, anayasal hakların ihlal edilmesi ülkede kargaşa ve kaos ve kutuplaşma yaratmaz mı?
İslam dininde başı kapatmak var mı yok mu? Bu konu üzerinde değişik yorumlar yapılmakta ve ortaya kesin bir açıklama getirilmemektedir. Bu nedenle de vatandaşın kafası işin ehli olan veya olmayan kişilerin açıklamalarıyla karışmaktadır. Esas olan Kur’an değil mi dir? Peki! Kur’an’da “kadınların başlarını örtmelerinin emredildiği” söylenen ayet, Nûr Suresi’nin 31. ayetidir.
Söz konusu ayette Allah, Peygambere hitaben şöyle diyor:
“Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler…”(6).
Aslına bakılırsa Kur’an’da kadınların başlarını örtmeleri konusunda herhangi bir düzenleme bulunmamaktadır. . Ayette geçen “Başörtüsü” değil, sadece “Örtü”dür. Ancak nedense İslam âlimleri, ayette “Örtü” anlamında kullanılan “Humur” kelimesini, “Başörtüsü” olarak anlamışlar ve ona göre hüküm vermişlerdir. Gerçekte ayette bulunan ilgili cümlenin “Örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler” anlamına geleceği açıktır Bu konudaki düzenlemeler, tamamen müfessirlerin (Kur’an yorumcularının) ve fıkıhçıların (İslam hukukçularının) yorumlarına bağlıdır. Yani Kur’an’da örtünme konusunda düzenleme bulunmakla birlikte, kadınların başlarını örtmeleri konusunda herhangi bir hüküm yoktur ve bu konuda 1400 küsur yıldır var olduğu söylenen hüküm, bütünüyle İslam alimleri tarafından konulmuş hükümlerdir. Zaten başörtüsü gibi konularda çıkan tartışma ve çatışmalar da genelde bu gibi hükümlerden çıkmaktadır. Yani, Kur’an’da açıkça zikredilmemekle birlikte, daha çok İslam bilginlerinin anlayış, kavrayış ve algıları doğrultusunda ve Hz. Peygamber’den sonraki devirlerde konulan hükümlerdir.
Aslına bakılacak olursa, Kur’an’da ne bu ayette, ne de başka bir ayette “Başörtüsü” kavramı bulunmamaktadır. Sadece “Örtü” ve “Örtülecek yerler” den bahsedilmekte olup, kadınlar için örtülecek yerlerin, yani avret yerlerinin arasında “baş” ve “saçlar” bulunmamaktadır.
Her neyse okuma kültürü olmayan bir toplum olarak Kur’an’da Nûr Suresi’nin 31. ayetinde Allah, Peygambere hitaben şöyle diyor kısmından itibaren Ömer Sağlam hocamızın yazısından alıntıları sizlerle paylaşmak istedim.
Ülkemizin derdi açılmak veya kapanmak olmazsa olmazlarımızdan olmamalıdır. Ülke yoksullukla, terörle boğuşurken neden önümüze bu tür gündemler konulmaktadır. Bir toplum yoksul bırakıldıkça gerçek gündemden uzaklaşır. Ülke üzerinde hain emelleri olanların, rantçıların, çıkarcıların işleri kolaylaşır. Yetki alan siyasi otoritenin halkı germeye hakkı yoktur.Adalet siyasete alet edilemez.Demokratikleşiyoruz diye hukuk kuralları ihlal edilmeye başlanırsa sonumuzun ne olacağını varın siz düşünün!!!
Nermin AYDINLI
21.10.2010
Türban veya başörtüsü çözümü için turlar devam ederken, yasaları ve yargı kararlarını hiçe sayan YÖK başkanı bu işe çözümü buldu bile!!! Evet Anayasa ve hukuk kuralları sanırım bir kenara atılarak bundan sonra yapılacak bütün sınavlarda türbanlı girilebileceğinin açıklanması kafalarda soru işaretleri bırakmıyor mu?
Türban mı, Başörtüsü mü? Diye tartışıla dursun Anadolu kadını başını yaşmakla, salma yemeniyle, tülbentle vs. örtmeye devam ediyor. Başörtüsü Anadolu kadınının geleneksel örtüsüdür. Türban tesettür giyiminin moda tarzı değil midir? Anadolu kadınının örtüsü neden siyasete alet ediliyor? Özellikle kadınlar üzerinden neden siyaset yapılıyor? Ben bir kadın olarak bunu şiddetle kınıyor ve siyasilerin kendilerine gelmelerini istiyorum. Benim annemin, anneannemin, babaannemin başörtüsünden ellerini çekmeleri gerektiğini düşünüyorum. İnançlarımızı hiç kimse kapalı veya açık diye sorgulayamaz. Bu güne kadar dini vazifelerini yapmak isteyen hangi vatandaş engellendi? Kimlerin inançları sorgulandı. Bu gün bu yapılan provoke değil de nedir? Sorun haline getirilen türban aslında ülkenin gerçek sorunu mu? Bütün bunlar örgütlenme değil de nedir? Bu temel hak ve özgürlük olmayıp laikliğe aykırı değil mi? Özgürlük deyip, anayasal hakların ihlal edilmesi ülkede kargaşa ve kaos ve kutuplaşma yaratmaz mı?
İslam dininde başı kapatmak var mı yok mu? Bu konu üzerinde değişik yorumlar yapılmakta ve ortaya kesin bir açıklama getirilmemektedir. Bu nedenle de vatandaşın kafası işin ehli olan veya olmayan kişilerin açıklamalarıyla karışmaktadır. Esas olan Kur’an değil mi dir? Peki! Kur’an’da “kadınların başlarını örtmelerinin emredildiği” söylenen ayet, Nûr Suresi’nin 31. ayetidir.
Söz konusu ayette Allah, Peygambere hitaben şöyle diyor:
“Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler…”(6).
Aslına bakılırsa Kur’an’da kadınların başlarını örtmeleri konusunda herhangi bir düzenleme bulunmamaktadır. . Ayette geçen “Başörtüsü” değil, sadece “Örtü”dür. Ancak nedense İslam âlimleri, ayette “Örtü” anlamında kullanılan “Humur” kelimesini, “Başörtüsü” olarak anlamışlar ve ona göre hüküm vermişlerdir. Gerçekte ayette bulunan ilgili cümlenin “Örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler” anlamına geleceği açıktır Bu konudaki düzenlemeler, tamamen müfessirlerin (Kur’an yorumcularının) ve fıkıhçıların (İslam hukukçularının) yorumlarına bağlıdır. Yani Kur’an’da örtünme konusunda düzenleme bulunmakla birlikte, kadınların başlarını örtmeleri konusunda herhangi bir hüküm yoktur ve bu konuda 1400 küsur yıldır var olduğu söylenen hüküm, bütünüyle İslam alimleri tarafından konulmuş hükümlerdir. Zaten başörtüsü gibi konularda çıkan tartışma ve çatışmalar da genelde bu gibi hükümlerden çıkmaktadır. Yani, Kur’an’da açıkça zikredilmemekle birlikte, daha çok İslam bilginlerinin anlayış, kavrayış ve algıları doğrultusunda ve Hz. Peygamber’den sonraki devirlerde konulan hükümlerdir.
Aslına bakılacak olursa, Kur’an’da ne bu ayette, ne de başka bir ayette “Başörtüsü” kavramı bulunmamaktadır. Sadece “Örtü” ve “Örtülecek yerler” den bahsedilmekte olup, kadınlar için örtülecek yerlerin, yani avret yerlerinin arasında “baş” ve “saçlar” bulunmamaktadır.
Her neyse okuma kültürü olmayan bir toplum olarak Kur’an’da Nûr Suresi’nin 31. ayetinde Allah, Peygambere hitaben şöyle diyor kısmından itibaren Ömer Sağlam hocamızın yazısından alıntıları sizlerle paylaşmak istedim.
Ülkemizin derdi açılmak veya kapanmak olmazsa olmazlarımızdan olmamalıdır. Ülke yoksullukla, terörle boğuşurken neden önümüze bu tür gündemler konulmaktadır. Bir toplum yoksul bırakıldıkça gerçek gündemden uzaklaşır. Ülke üzerinde hain emelleri olanların, rantçıların, çıkarcıların işleri kolaylaşır. Yetki alan siyasi otoritenin halkı germeye hakkı yoktur.Adalet siyasete alet edilemez.Demokratikleşiyoruz diye hukuk kuralları ihlal edilmeye başlanırsa sonumuzun ne olacağını varın siz düşünün!!!
Nermin AYDINLI
21.10.2010
15 Eylül 2010 Çarşamba
REFERANDUMUN GALİBİ
Aylardır ülkeyi meşgul eden Anayasa paketi sonunda oylandı. Bir taraf evet derken bir taraf hayır oyu kullandı. Kimisi bilerek, kimisi bilmeden, kimileri de benim partim diyerek gelecek ile ilgili karar verdi. Peki! bu referandumun sonucu bizlere ne getirir veya neler götürür hiç düşündük mü? 13 Eylül itibarıyla yeni anayasa paketinin hazırlanacağı konuşulurken başkanlık sistemi de gündeme getirilmeye başlandı. Nedir bu başkanlık sistemi? Ülkemiz buna hazır mı? Olmazsa olmazlardan mı bu sistem? Kim neyi ne kadar biliyor. Çok üzgünüm ama hiç kimse hiçbir şey bilmiyor. Birileri bizlerin önüne koyuyor ve peşinden sürükleniyoruz. Dedik ya ne getirir, ne götürür zaman içinde görülecektir. Birçoğunun söylediği gibi ‘ülkemiz için ne hayırlı ise o olsun’ derken geç kalmış olmayalım! Ülkemiz de bir ayrışmaya gidildiğini ve bir takım hesapların yapıldığını da görmezden gelmememiz gerekir. Darbelere son verilecek derken bu yapılanın sivil darbe ve Atatürk ilke ve devrimlerinin tırpanlamaya başlanılması demokratikleşme amacı altında yapıldığını da görmemek mümkün değil.
Referandum sürecinde insanların büyük bir çoğunluğunun neden oylama yapıldığını bilmediğini alan çalışmalarında birebir gördüm. Çoğu yerlerin özellikle yoksul kesimin muhtaçlık duygusu içinde olduklarından gelen yardımların büyük etkisinin olduğunu görmemek mümkün değil. Çoğu konuşmalar içimizi buran cinstendi. Anayasa paketi hakkında ne düşünüyorsun, neye oy vereceğinizi biliyor musunuz? dendiğinde;”ben bilmem, ben açım, işsizim, gelen yardımlarla geçiniyorum, bize de AKP veriyor, başkası gelse bunları kesecekmiş” şeklinde verilen cevap vatandaşın ne kadar çaresiz olduğunu gösteriyor. Kusura bakmayın ama sanki kendi ceplerinden verilircesine devletin her türlü olanaklarını kullanması ne kadar doğru ve adaletli sizce? Elbette yoksulumuza ve düşkünümüze yardım edilmeli ama onu hazırcılığa, acizliğe iterek değil, insanlık onuruna yakışacak ve kendisinin de bir birey olduğunu hissettirecek olan iş imkanı sağlanarak yapılması en güzeli değil mi?
Ayrıca bazı şeyleri şaşkınlıkla izledim. Bir annenin ATATÜRK’ÜN büstünü gösteren çocuğuna “bilmene gerek yok o bir put” demesi kadar vahim ne olabilir ki! Yazık çok yazık nedir bu Atatürk düşmanlığı? Nedir bu cumhuriyetle hesaplaşma? Korkunç hem de çok korkunç!!! Bütün bu yaşananlar neyin belirtisi? Endişe duymamak, bize bir şey olmaz demek ise rehavet içinde olmak değilmidir? İmralı’da yatan caninin “demokratik özerklik istiyorum” demesi her şeyi göstermiyor mu? Kısaca taşlar bir bir yerine oturtturuluyor. Bilerek yoksun ve yoksul bırakılan vatandaş ise nelere alet olduğundan haberi yok. Ama haksızlıkçık ta etmeyelim bilenlere değil mi?
Kısaca bu referandumun tek galibi YOKSULLUK olmuştur. Hiç kimse zafer çığlığı atmasın.
14.09.2010
Nermin AYDINLI
Referandum sürecinde insanların büyük bir çoğunluğunun neden oylama yapıldığını bilmediğini alan çalışmalarında birebir gördüm. Çoğu yerlerin özellikle yoksul kesimin muhtaçlık duygusu içinde olduklarından gelen yardımların büyük etkisinin olduğunu görmemek mümkün değil. Çoğu konuşmalar içimizi buran cinstendi. Anayasa paketi hakkında ne düşünüyorsun, neye oy vereceğinizi biliyor musunuz? dendiğinde;”ben bilmem, ben açım, işsizim, gelen yardımlarla geçiniyorum, bize de AKP veriyor, başkası gelse bunları kesecekmiş” şeklinde verilen cevap vatandaşın ne kadar çaresiz olduğunu gösteriyor. Kusura bakmayın ama sanki kendi ceplerinden verilircesine devletin her türlü olanaklarını kullanması ne kadar doğru ve adaletli sizce? Elbette yoksulumuza ve düşkünümüze yardım edilmeli ama onu hazırcılığa, acizliğe iterek değil, insanlık onuruna yakışacak ve kendisinin de bir birey olduğunu hissettirecek olan iş imkanı sağlanarak yapılması en güzeli değil mi?
Ayrıca bazı şeyleri şaşkınlıkla izledim. Bir annenin ATATÜRK’ÜN büstünü gösteren çocuğuna “bilmene gerek yok o bir put” demesi kadar vahim ne olabilir ki! Yazık çok yazık nedir bu Atatürk düşmanlığı? Nedir bu cumhuriyetle hesaplaşma? Korkunç hem de çok korkunç!!! Bütün bu yaşananlar neyin belirtisi? Endişe duymamak, bize bir şey olmaz demek ise rehavet içinde olmak değilmidir? İmralı’da yatan caninin “demokratik özerklik istiyorum” demesi her şeyi göstermiyor mu? Kısaca taşlar bir bir yerine oturtturuluyor. Bilerek yoksun ve yoksul bırakılan vatandaş ise nelere alet olduğundan haberi yok. Ama haksızlıkçık ta etmeyelim bilenlere değil mi?
Kısaca bu referandumun tek galibi YOKSULLUK olmuştur. Hiç kimse zafer çığlığı atmasın.
14.09.2010
Nermin AYDINLI
6 Eylül 2010 Pazartesi
KORKU VE ENDİŞE
Günümüzde siyaset öyle bir hal aldı ki ağızdan çıkan sözlerle korku toplumunun yaratıldığını görmemek mümkün değil. Toplum tehdit edilircesine söylenen sözlerle yıldırılıyor ve korku ortamı yaratılıyor. Böylesine korku saçılan bir ülke de demokrasinin olduğu söylenebilir mi? Her insanın vatanının bölünmez bütünlüğüne zarar vermeyecek şekilde özgürce düşüncesini ifade edemeyecekse o zaman konuşan değil, susan bir Türkiye istenildiği sanırım hiçbirimizin gözünden kaçmıyordur. Daha doğrusu Millet (ulus) kavramlarının yok edilerek ümmetçi bir toplumun yaratılmaya çalışılması aşikar değil de nedir? Demokratik bir ülkede tehdit ve bilgi kirliliği insanları korkuya ve yanlış yönlendirilmesine neden olduğu gibi o ülkede bireysel haklardan ve demokrasiden söz edilemez. Görmedim, duymadım diyen vatandaşın acaba çoğulculuk ve çok seslilik anlayışıyla hareket etmemesi onun kişilik haklarının elden alınması demek değilmidir ? Böylesi bir ortamda demokrasiden söz edilebilir mi? Bir ülkede korku varsa, yoksulluk varsa, kişi hakları gasp ediliyorsa o ülke de eksen kayması başlamış demektir. Korku ve endişe totaliter rejimlerde olur. Totaliter rejimde ifade ve düşünceni yansıtamazsın. Karşıt görüşlüler sindirilir, baskı uygulanır, sorgusuz sualsiz cezaevlerine atılır, işkencelere maruz kalır hatta öldürülür. Demokrasi kavramı ise yok edilir.
Günümüz de yanlış uygulamalar ve bir dizi isimlendirilen operasyonlarla ne ile suçlandırıldıkları bile bilinmeden cezaevlerinde tutulanlar neyin başlangıcıdır? Tarafsız olması gereken medyanın yanlı davranması veya davranmaya sevk edilmesi doğrumudur? “Ben seçildim ve benim her şeyi yapmaya hakkım vardır” anlayışı içinde olmak diğer bireylerin haklarının ihlali ve baskı değilmidir?
Bu ülkede yaşayan her vatandaşın görüşlerini, düşüncelerini ve ülke sorunlarını dile getirmeye hakkı vardır. Düşünemeyen, konuşamayan, bireysel haklarını kullanamayan bir toplum geriler, çağ dışı yaşantıya sürüklenir. Hangimiz isteriz baskı ve zulüm görmeyi. Bizler emperyalist güçlere karşı bağımsızlığımızı ilan etmiş, kahraman bir toplumun çocuklarıyız. Bizlere armağan edilen bu güzelim cennet ülkemizin karanlığa gömülmesine, vatan toprağımızın parçalanmasına asla izin vermeyiz ve vermemeliyiz. İktidar hırsı içinde olanları en kısa zamanda ülkenin en büyük sorunu olan yoksulluk, işsizlik ve diğer sorunlarını çözmeye davet etmeyi duyarlı ve ülkesini canı pahasına seven, hukuk devletine inanan bir yurttaş olarak hakkım olduğunu düşünüyorum. YA SİZ??????
“Ey Türk Gençliği!
Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici, bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilin de iktidara sahip olanlar gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.
Ey Türk İstikbalinin Evladı!
İşte; bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.”Mustafa Kemal ATATÜRK
Nermin AYDINLI
Günümüz de yanlış uygulamalar ve bir dizi isimlendirilen operasyonlarla ne ile suçlandırıldıkları bile bilinmeden cezaevlerinde tutulanlar neyin başlangıcıdır? Tarafsız olması gereken medyanın yanlı davranması veya davranmaya sevk edilmesi doğrumudur? “Ben seçildim ve benim her şeyi yapmaya hakkım vardır” anlayışı içinde olmak diğer bireylerin haklarının ihlali ve baskı değilmidir?
Bu ülkede yaşayan her vatandaşın görüşlerini, düşüncelerini ve ülke sorunlarını dile getirmeye hakkı vardır. Düşünemeyen, konuşamayan, bireysel haklarını kullanamayan bir toplum geriler, çağ dışı yaşantıya sürüklenir. Hangimiz isteriz baskı ve zulüm görmeyi. Bizler emperyalist güçlere karşı bağımsızlığımızı ilan etmiş, kahraman bir toplumun çocuklarıyız. Bizlere armağan edilen bu güzelim cennet ülkemizin karanlığa gömülmesine, vatan toprağımızın parçalanmasına asla izin vermeyiz ve vermemeliyiz. İktidar hırsı içinde olanları en kısa zamanda ülkenin en büyük sorunu olan yoksulluk, işsizlik ve diğer sorunlarını çözmeye davet etmeyi duyarlı ve ülkesini canı pahasına seven, hukuk devletine inanan bir yurttaş olarak hakkım olduğunu düşünüyorum. YA SİZ??????
“Ey Türk Gençliği!
Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici, bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilin de iktidara sahip olanlar gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.
Ey Türk İstikbalinin Evladı!
İşte; bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.”Mustafa Kemal ATATÜRK
Nermin AYDINLI
19 Ağustos 2010 Perşembe
YA SİZ???
Ülke toz duman. Her şey birbirine karışmış neyin doğru, neyin yanlış olduğunu çöz çözebilirsen!!! Vatandaşın kafası ise allak pullak. Bir kısmın ise olan bitenlerden haberi yok. Hal böyleyken gelecek ile ilgili kaygı duymayanları da anlamış değilim. Soruyorum size her şey güllük gülistanlıkta ben mi acaba halüsinasyon mu görüyorum? Sizce demokratikleşme nedir? Peki! demokratikleşme diye bas bas bağırılırken ispatlanmamış suçlarla içeriye tıkılanlar ne olacak? Türk Ulusunun en değer verdiği, canını emanet ettiği silahlı kuvvetleri şimdi ne durumda? Referandum açlığa, yoksulluğa, işsizliğe, ülkenin bağımsızlığına çözüm mü acaba? Ya da kapalı kapılar arkasında neyin pazarlıkları yapılıyor da sandığa gidilmeyeceğini açıklayan DTP, şimdi ‘Şartlar oluşursa yeni anayasayı destekleriz’ diyor. Ve “Devletle anlaştık, ateşkes imzaladık” diyen hain Murat Karayılan’ın bu açıklaması ne anlama geliyor? “Kürt sorunu artık bir çözüm sürecine girdi” diyen Ahmet Türk’ün bu açıklamasının içeriğinde neler var? Nereye doğru sürükleniyoruz, bizleri neler bekliyor. Endişe ediyorum ülkemin geleceğinden!!! YA SİZ???
Nermin AYDINLI
Nermin AYDINLI
2 Ağustos 2010 Pazartesi
KADIN-ERKEK EŞİTLİĞİ
Gündemin yoğunluğu bazı gerçek sorunları geride bırakıyor ve sanki öyle bir sorun yokmuş gibi gündemde yer alamıyor. Bunlardan en önemlisi olan kadın erkek eşitliği (pozitif ayrımcılık) dir. Geçenler de Sn. Başbakanın Sivil Toplum Kuruluşlarıyla yaptığı toplantıda “Ben kadın erkek eşitliğine inanmıyorum” diyor. Orada bulunan kadınlara fazla açık vermemek için üstü kapalı “farklı doğarlar, farklı görevleri vardır” diyor. Yani; kadın toplumda sadece çocuk üreten, annelik görevini yapan, erkeğe hizmet eden, kusura bakmayın ama seks aracı olarak gördüğünü üstü kapalı bir şekilde anlatmaya çalışıyor.
Tabiî ki kadınların biyolojik yapısının daha narin ve hassas olması çağdaş bir ülkede kadınların yasal haklarının olmaması anlamına gelmez. Kadın erkek eşitliğini, biyolojik farklılığa bağlamak nasıl bir düşünde tarzıdır anlamış değilim!!!
Kadın; düşünen, üreten, yöneten bir insandır. Erkek ile farklılığı biyolojiktir. Kadını arka plana iten zihniyet asla toplumun gelişmesini istemez. Her ne kadar Türk Kadını dünya’da en önce haklarını almış olsa da maalesef günümüze kadar istenildiği düzeye gelememiştir. Gelen iktidarlar pozitif ayrımcılıkla ilgili yasa ve düzenlemelere istenilen ölçüde yer vermemiştir. Kadınların işgücü piyasasına katılımları yetersiz ve siyasette ise kadın sayısı parmak sayısı kadar azdır. Kadın erkek eşitliği lütuf değil, bir haktır. Kadınlara her alanda fırsat eşitliği, çağdaş, laik demokratik cumhuriyetimizin ön koşuludur. Kanun önünde kadınların erkekle eşit duruma gelmesi, eşitsizlik sorununu çözmez. Cinsiyetler arası eşitliğin bir parçası olan “pozitif ayrımcılık” ilkesi yaşama mutlaka geçirilmelidir.
Teknolojinin yetişilemediği bir dünya da maalesef bizler kadın erkek sorununu bile çözemedik. Kadının toplumdaki yeri sadece biyolojik, hele hele kadının bir malzeme olarak görülmesi kadınlar açısından onur kırıcı ve küçük düşürücü değil de nedir ki?...
Çağdaş bir Türk kadını olarak, böyle düşünenleri kınıyorum. Her ne kadar kadın yok sayılmaya çalışılırsa çalışılsın Türk toplumunun gelişmesi için her alanda yer alacağız, hiç kimsenin bizi kapalı kapılar arasına atarak yok saymasına izin vermeyeceğiz. Bu vatanı bize emanet eden, kadının toplumda yer alması için her türlü hakkı veren Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK’e ve silah arkadaşlarına çağdaş, laik Türk kadını olarak bir kez daha minnet ve şükran duygularımızı ifade ediyoruz.
Kadınları küçümseyen sözlerin söylenmesine kızan Mustafa Kemal ATATÜRK;”Bunları ağza alanlar kendi analarına, eşlerine, kız kardeşlerine ve kızlarına hakaret etmekten başka bir şey yapmıyorlardır.”
"Bizim sosyal toplumumuzun başarısızlığının sebebi, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlikten ileri gelmektedir. Yaşamak demek faaliyet demektir. Bundan dolayı bir sosyal toplumun bir organı faaliyette bulunurken diğer bir organı işlemezse o sosyal toplum felçlidir."
02.08.2010
Nermin AYDINLI
Tabiî ki kadınların biyolojik yapısının daha narin ve hassas olması çağdaş bir ülkede kadınların yasal haklarının olmaması anlamına gelmez. Kadın erkek eşitliğini, biyolojik farklılığa bağlamak nasıl bir düşünde tarzıdır anlamış değilim!!!
Kadın; düşünen, üreten, yöneten bir insandır. Erkek ile farklılığı biyolojiktir. Kadını arka plana iten zihniyet asla toplumun gelişmesini istemez. Her ne kadar Türk Kadını dünya’da en önce haklarını almış olsa da maalesef günümüze kadar istenildiği düzeye gelememiştir. Gelen iktidarlar pozitif ayrımcılıkla ilgili yasa ve düzenlemelere istenilen ölçüde yer vermemiştir. Kadınların işgücü piyasasına katılımları yetersiz ve siyasette ise kadın sayısı parmak sayısı kadar azdır. Kadın erkek eşitliği lütuf değil, bir haktır. Kadınlara her alanda fırsat eşitliği, çağdaş, laik demokratik cumhuriyetimizin ön koşuludur. Kanun önünde kadınların erkekle eşit duruma gelmesi, eşitsizlik sorununu çözmez. Cinsiyetler arası eşitliğin bir parçası olan “pozitif ayrımcılık” ilkesi yaşama mutlaka geçirilmelidir.
Teknolojinin yetişilemediği bir dünya da maalesef bizler kadın erkek sorununu bile çözemedik. Kadının toplumdaki yeri sadece biyolojik, hele hele kadının bir malzeme olarak görülmesi kadınlar açısından onur kırıcı ve küçük düşürücü değil de nedir ki?...
Çağdaş bir Türk kadını olarak, böyle düşünenleri kınıyorum. Her ne kadar kadın yok sayılmaya çalışılırsa çalışılsın Türk toplumunun gelişmesi için her alanda yer alacağız, hiç kimsenin bizi kapalı kapılar arasına atarak yok saymasına izin vermeyeceğiz. Bu vatanı bize emanet eden, kadının toplumda yer alması için her türlü hakkı veren Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK’e ve silah arkadaşlarına çağdaş, laik Türk kadını olarak bir kez daha minnet ve şükran duygularımızı ifade ediyoruz.
Kadınları küçümseyen sözlerin söylenmesine kızan Mustafa Kemal ATATÜRK;”Bunları ağza alanlar kendi analarına, eşlerine, kız kardeşlerine ve kızlarına hakaret etmekten başka bir şey yapmıyorlardır.”
"Bizim sosyal toplumumuzun başarısızlığının sebebi, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlikten ileri gelmektedir. Yaşamak demek faaliyet demektir. Bundan dolayı bir sosyal toplumun bir organı faaliyette bulunurken diğer bir organı işlemezse o sosyal toplum felçlidir."
02.08.2010
Nermin AYDINLI
28 Temmuz 2010 Çarşamba
TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR!!!
Ülkemiz de yaşananlar gittikçe akıl almaz bir hal alırken askere, sivile, haksızlığı dile getirenlere son yapılan uygulamalar ise tam faşizan bir hal almıştır.1980 ihtilalinden hesap sorulacak derken günümüzde yapılanlar o günleri aratmaz oldu.Korku yaratılarak "biz herşeye ve herkese dokunuruz" düşüncesiyle ülkenin gerçek gündemi olan yoksulluk, terör göz ardı edilmektedir.Ülke gündemine dair yazacak ve söyleyeceklerimiz bitmeyecek ve yazmaya devam edeceğiz.Düşüncelerimi kısaca belirttikten sonra değerli üstadımın yazısını sizlerle paylaşmak istiyorum.
Nermin AYDINLI
"Türkiye kâbus yaşıyor?
Sanal ortamda bile düşünceler, olaylar faşizan uygulamalara takılmamak için açıklanmıyor. Yazmak için can atanlar, içleri dolu, kalemi haykıranlar artık köşelerine çekildi. Hayır çekilmedi de çekilmek zorunda bırakıldı. Sıkıysan yaz, her cümlen takipte ve kayıtta. Bu koşullarda kim yazı yazabilir ki? Üstelik millet için çırpınanların başına bir şey geldiğinde, hakkı savunanlardan kaç kişiden destek mesajı alıyor bunu da sorgulamak lazım. Silivri’de kalemlerinin ve dillerinin bedelini yargısız infaz olarak ağır bir şekilde ödeyenler var. Onlar ve diğerleri neden orada? Milletin hakkını ve geleceğini savundukları için, kendilerini feda ettikleri toplumdan çıt yok. Neden çıt yok? Bu sorgulanmalı. Birincisi faşist uygulamalar ve korku, ikincisi ise iyi oldu memnuniyeti. Malum açıldık, saçıldık, bölündük.
Temmuz ayı sıcak mı sıcak geçiyor. Aynen Türkiye’de yaşananlar gibi. Asker, polisi dövüyor, PKK azdıkça azıyor, Şehitlerimizin arkası ardı kesilmiyor (Dillendirdiğinizde, şehitlerden nemalanıyor oluyorsunuz). Ne acı? , artık eşkıya şehirde at oynatıyor. Halk tepki veriyor ve korkulan senaryolar yaşanmaya başlanıyor. Özetle tetiğe basılmış kabuslu günlere doğru bilinmezlik içinde gidiliyor. Generaller tutuklanıyor. Yargı delik deşik. Tutuklayanların hukuk nosyonları ve kariyerleri sanırım ordinaryüs profesör seviyesinde . Hocaların hocası ne derse saygı duymak lazım. Verdikleri kararlar siyasi de olabilir, kişisel kininden de kaynaklanabilir, ordu karşıtlığı ve birlikteliğe kurşun sıkma hedefi de olabilir. Tam aksine birliğimiz, beraberliğimiz, bölünmezliğimiz adına da bunları yapıyor olabilirler! mi dersiniz?!!!!
Hatay olayları. Yıllardır geliyorum diyen bir olay, çoğu hayretler içinde. Üç yıl önce İskenderun, Dörtyol, Hatay gezim oldu. Halk şikayetçi, kimseye seslerini ulaştıramıyor, kimse de dinlemiyor. Güzelim narenciye bahçelerini doğu kökenliler önceleri tahrip etmişler, sonra da zorlan ve cebren halkın elinden almışlar, yerli halkı göçebe durumuna düşürmüşler. Bu olaylardan emniyet güçlerinin, tapu işlemlerini yapanların haberleri yok mu? Hele hele mülki amirlerin. Hal böyle iken gelinen nokta hiçte öngörülmeyen nokta değildi. İskenderun ve Hatay’da çok olayların yaşandığını dinledik. Üzüldük, içimiz parçalandı.
Adamlar yıllardır bağırıyor Akdeniz’e ve Karadeniz’e açılacağız diye. Aynı şekilde Mersin, Adana, Gümüşhane, Tokat, Giresun buralarda denize açılma yolları. Karadeniz’de üretici doğulu terörist işçi istemiyor. Zaten batının anasını ağlatıyorlar. Haraç bunlarda, her türlü pis işler bunlarda. (Türk milleti ile bir ve bir arada olan Kürtler bu yazının dışında, onlara söyleyecek sözümüz olamaz)
Polis, askere dayak atıyor. Emniyet gücü emniyet gücüne dayak atıyor. Şu cürete bakın. Sen kimin polisisin Allah aşkına. Yönetim birimlerinde haftalık asayiş toplantıları olur. Mülki Amir, polis, jandarma gerek duyulduğunda diğer birim amirleri bulunur. Asayiş toplantısında polisin askere dayak attığı bir gündemin olduğunu düşünebiliyor musunuz?
Biz neyle uğraşıyoruz? Eve-Hayır’la gündemimiz Evet-Hayır değil beyler. Suni gündemin arkasında halk isyan ediyor, isyan edecek noktaya getirildi.
Gündemimiz artık halkta bıçağın kemiğe gelmiş olması. İnegöl, Hatay olayları, az geçmişte İzmir, İstanbul olayları. Artık halk ayrılıkçılara karşı tepkisini yakarak, yıkarak veriyor. Türkiye’nin gündemi bu. Generalleri tutuklama, boş laf, boş söylemler de bulunma, Silivri eziyet ve işkence kampını doldurma, gündem bu değil. Hele hele dinci bir kadrolaşmanın gerçekleştirildiği rejimi dinci bir rejime dönüştürmek hiç değil. Durumun vehametini ABD’de yaşayan günümüz mimarı zat-ı muhterem de görüyor ve uyarıyor. TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR? Hâla bu soruyu beyninizde yanıtlayamamışsanız. Sizin beyniniz durmuş, gözünüz görmez, kulağınız duymaz olmuş, Kusura bakmayın bu dünyada yaşamıyorsunuz. Türkiye ise hiç umurunuzda değil.
Alıntı:Tuz Yolu-B.AYHAN
Bunu E-postayla Gönder BlogThis! Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş Google Buzz'da Paylaş
zaman: 10:57
Tepkiler:
0 - Y o r u m (Siz de yorum yapınız):
Yorum Gönder
Önceki Kayıt Ana Sayfa
Kaydol: Kayıt Yorumları (Atom)
Nermin AYDINLI
"Türkiye kâbus yaşıyor?
Sanal ortamda bile düşünceler, olaylar faşizan uygulamalara takılmamak için açıklanmıyor. Yazmak için can atanlar, içleri dolu, kalemi haykıranlar artık köşelerine çekildi. Hayır çekilmedi de çekilmek zorunda bırakıldı. Sıkıysan yaz, her cümlen takipte ve kayıtta. Bu koşullarda kim yazı yazabilir ki? Üstelik millet için çırpınanların başına bir şey geldiğinde, hakkı savunanlardan kaç kişiden destek mesajı alıyor bunu da sorgulamak lazım. Silivri’de kalemlerinin ve dillerinin bedelini yargısız infaz olarak ağır bir şekilde ödeyenler var. Onlar ve diğerleri neden orada? Milletin hakkını ve geleceğini savundukları için, kendilerini feda ettikleri toplumdan çıt yok. Neden çıt yok? Bu sorgulanmalı. Birincisi faşist uygulamalar ve korku, ikincisi ise iyi oldu memnuniyeti. Malum açıldık, saçıldık, bölündük.
Temmuz ayı sıcak mı sıcak geçiyor. Aynen Türkiye’de yaşananlar gibi. Asker, polisi dövüyor, PKK azdıkça azıyor, Şehitlerimizin arkası ardı kesilmiyor (Dillendirdiğinizde, şehitlerden nemalanıyor oluyorsunuz). Ne acı? , artık eşkıya şehirde at oynatıyor. Halk tepki veriyor ve korkulan senaryolar yaşanmaya başlanıyor. Özetle tetiğe basılmış kabuslu günlere doğru bilinmezlik içinde gidiliyor. Generaller tutuklanıyor. Yargı delik deşik. Tutuklayanların hukuk nosyonları ve kariyerleri sanırım ordinaryüs profesör seviyesinde . Hocaların hocası ne derse saygı duymak lazım. Verdikleri kararlar siyasi de olabilir, kişisel kininden de kaynaklanabilir, ordu karşıtlığı ve birlikteliğe kurşun sıkma hedefi de olabilir. Tam aksine birliğimiz, beraberliğimiz, bölünmezliğimiz adına da bunları yapıyor olabilirler! mi dersiniz?!!!!
Hatay olayları. Yıllardır geliyorum diyen bir olay, çoğu hayretler içinde. Üç yıl önce İskenderun, Dörtyol, Hatay gezim oldu. Halk şikayetçi, kimseye seslerini ulaştıramıyor, kimse de dinlemiyor. Güzelim narenciye bahçelerini doğu kökenliler önceleri tahrip etmişler, sonra da zorlan ve cebren halkın elinden almışlar, yerli halkı göçebe durumuna düşürmüşler. Bu olaylardan emniyet güçlerinin, tapu işlemlerini yapanların haberleri yok mu? Hele hele mülki amirlerin. Hal böyle iken gelinen nokta hiçte öngörülmeyen nokta değildi. İskenderun ve Hatay’da çok olayların yaşandığını dinledik. Üzüldük, içimiz parçalandı.
Adamlar yıllardır bağırıyor Akdeniz’e ve Karadeniz’e açılacağız diye. Aynı şekilde Mersin, Adana, Gümüşhane, Tokat, Giresun buralarda denize açılma yolları. Karadeniz’de üretici doğulu terörist işçi istemiyor. Zaten batının anasını ağlatıyorlar. Haraç bunlarda, her türlü pis işler bunlarda. (Türk milleti ile bir ve bir arada olan Kürtler bu yazının dışında, onlara söyleyecek sözümüz olamaz)
Polis, askere dayak atıyor. Emniyet gücü emniyet gücüne dayak atıyor. Şu cürete bakın. Sen kimin polisisin Allah aşkına. Yönetim birimlerinde haftalık asayiş toplantıları olur. Mülki Amir, polis, jandarma gerek duyulduğunda diğer birim amirleri bulunur. Asayiş toplantısında polisin askere dayak attığı bir gündemin olduğunu düşünebiliyor musunuz?
Biz neyle uğraşıyoruz? Eve-Hayır’la gündemimiz Evet-Hayır değil beyler. Suni gündemin arkasında halk isyan ediyor, isyan edecek noktaya getirildi.
Gündemimiz artık halkta bıçağın kemiğe gelmiş olması. İnegöl, Hatay olayları, az geçmişte İzmir, İstanbul olayları. Artık halk ayrılıkçılara karşı tepkisini yakarak, yıkarak veriyor. Türkiye’nin gündemi bu. Generalleri tutuklama, boş laf, boş söylemler de bulunma, Silivri eziyet ve işkence kampını doldurma, gündem bu değil. Hele hele dinci bir kadrolaşmanın gerçekleştirildiği rejimi dinci bir rejime dönüştürmek hiç değil. Durumun vehametini ABD’de yaşayan günümüz mimarı zat-ı muhterem de görüyor ve uyarıyor. TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR? Hâla bu soruyu beyninizde yanıtlayamamışsanız. Sizin beyniniz durmuş, gözünüz görmez, kulağınız duymaz olmuş, Kusura bakmayın bu dünyada yaşamıyorsunuz. Türkiye ise hiç umurunuzda değil.
Alıntı:Tuz Yolu-B.AYHAN
Bunu E-postayla Gönder BlogThis! Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş Google Buzz'da Paylaş
zaman: 10:57
Tepkiler:
0 - Y o r u m (Siz de yorum yapınız):
Yorum Gönder
Önceki Kayıt Ana Sayfa
Kaydol: Kayıt Yorumları (Atom)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
