Aylardır ülkeyi meşgul eden Anayasa paketi sonunda oylandı. Bir taraf evet derken bir taraf hayır oyu kullandı. Kimisi bilerek, kimisi bilmeden, kimileri de benim partim diyerek gelecek ile ilgili karar verdi. Peki! bu referandumun sonucu bizlere ne getirir veya neler götürür hiç düşündük mü? 13 Eylül itibarıyla yeni anayasa paketinin hazırlanacağı konuşulurken başkanlık sistemi de gündeme getirilmeye başlandı. Nedir bu başkanlık sistemi? Ülkemiz buna hazır mı? Olmazsa olmazlardan mı bu sistem? Kim neyi ne kadar biliyor. Çok üzgünüm ama hiç kimse hiçbir şey bilmiyor. Birileri bizlerin önüne koyuyor ve peşinden sürükleniyoruz. Dedik ya ne getirir, ne götürür zaman içinde görülecektir. Birçoğunun söylediği gibi ‘ülkemiz için ne hayırlı ise o olsun’ derken geç kalmış olmayalım! Ülkemiz de bir ayrışmaya gidildiğini ve bir takım hesapların yapıldığını da görmezden gelmememiz gerekir. Darbelere son verilecek derken bu yapılanın sivil darbe ve Atatürk ilke ve devrimlerinin tırpanlamaya başlanılması demokratikleşme amacı altında yapıldığını da görmemek mümkün değil.
Referandum sürecinde insanların büyük bir çoğunluğunun neden oylama yapıldığını bilmediğini alan çalışmalarında birebir gördüm. Çoğu yerlerin özellikle yoksul kesimin muhtaçlık duygusu içinde olduklarından gelen yardımların büyük etkisinin olduğunu görmemek mümkün değil. Çoğu konuşmalar içimizi buran cinstendi. Anayasa paketi hakkında ne düşünüyorsun, neye oy vereceğinizi biliyor musunuz? dendiğinde;”ben bilmem, ben açım, işsizim, gelen yardımlarla geçiniyorum, bize de AKP veriyor, başkası gelse bunları kesecekmiş” şeklinde verilen cevap vatandaşın ne kadar çaresiz olduğunu gösteriyor. Kusura bakmayın ama sanki kendi ceplerinden verilircesine devletin her türlü olanaklarını kullanması ne kadar doğru ve adaletli sizce? Elbette yoksulumuza ve düşkünümüze yardım edilmeli ama onu hazırcılığa, acizliğe iterek değil, insanlık onuruna yakışacak ve kendisinin de bir birey olduğunu hissettirecek olan iş imkanı sağlanarak yapılması en güzeli değil mi?
Ayrıca bazı şeyleri şaşkınlıkla izledim. Bir annenin ATATÜRK’ÜN büstünü gösteren çocuğuna “bilmene gerek yok o bir put” demesi kadar vahim ne olabilir ki! Yazık çok yazık nedir bu Atatürk düşmanlığı? Nedir bu cumhuriyetle hesaplaşma? Korkunç hem de çok korkunç!!! Bütün bu yaşananlar neyin belirtisi? Endişe duymamak, bize bir şey olmaz demek ise rehavet içinde olmak değilmidir? İmralı’da yatan caninin “demokratik özerklik istiyorum” demesi her şeyi göstermiyor mu? Kısaca taşlar bir bir yerine oturtturuluyor. Bilerek yoksun ve yoksul bırakılan vatandaş ise nelere alet olduğundan haberi yok. Ama haksızlıkçık ta etmeyelim bilenlere değil mi?
Kısaca bu referandumun tek galibi YOKSULLUK olmuştur. Hiç kimse zafer çığlığı atmasın.
14.09.2010
Nermin AYDINLI
15 Eylül 2010 Çarşamba
6 Eylül 2010 Pazartesi
KORKU VE ENDİŞE
Günümüzde siyaset öyle bir hal aldı ki ağızdan çıkan sözlerle korku toplumunun yaratıldığını görmemek mümkün değil. Toplum tehdit edilircesine söylenen sözlerle yıldırılıyor ve korku ortamı yaratılıyor. Böylesine korku saçılan bir ülke de demokrasinin olduğu söylenebilir mi? Her insanın vatanının bölünmez bütünlüğüne zarar vermeyecek şekilde özgürce düşüncesini ifade edemeyecekse o zaman konuşan değil, susan bir Türkiye istenildiği sanırım hiçbirimizin gözünden kaçmıyordur. Daha doğrusu Millet (ulus) kavramlarının yok edilerek ümmetçi bir toplumun yaratılmaya çalışılması aşikar değil de nedir? Demokratik bir ülkede tehdit ve bilgi kirliliği insanları korkuya ve yanlış yönlendirilmesine neden olduğu gibi o ülkede bireysel haklardan ve demokrasiden söz edilemez. Görmedim, duymadım diyen vatandaşın acaba çoğulculuk ve çok seslilik anlayışıyla hareket etmemesi onun kişilik haklarının elden alınması demek değilmidir ? Böylesi bir ortamda demokrasiden söz edilebilir mi? Bir ülkede korku varsa, yoksulluk varsa, kişi hakları gasp ediliyorsa o ülke de eksen kayması başlamış demektir. Korku ve endişe totaliter rejimlerde olur. Totaliter rejimde ifade ve düşünceni yansıtamazsın. Karşıt görüşlüler sindirilir, baskı uygulanır, sorgusuz sualsiz cezaevlerine atılır, işkencelere maruz kalır hatta öldürülür. Demokrasi kavramı ise yok edilir.
Günümüz de yanlış uygulamalar ve bir dizi isimlendirilen operasyonlarla ne ile suçlandırıldıkları bile bilinmeden cezaevlerinde tutulanlar neyin başlangıcıdır? Tarafsız olması gereken medyanın yanlı davranması veya davranmaya sevk edilmesi doğrumudur? “Ben seçildim ve benim her şeyi yapmaya hakkım vardır” anlayışı içinde olmak diğer bireylerin haklarının ihlali ve baskı değilmidir?
Bu ülkede yaşayan her vatandaşın görüşlerini, düşüncelerini ve ülke sorunlarını dile getirmeye hakkı vardır. Düşünemeyen, konuşamayan, bireysel haklarını kullanamayan bir toplum geriler, çağ dışı yaşantıya sürüklenir. Hangimiz isteriz baskı ve zulüm görmeyi. Bizler emperyalist güçlere karşı bağımsızlığımızı ilan etmiş, kahraman bir toplumun çocuklarıyız. Bizlere armağan edilen bu güzelim cennet ülkemizin karanlığa gömülmesine, vatan toprağımızın parçalanmasına asla izin vermeyiz ve vermemeliyiz. İktidar hırsı içinde olanları en kısa zamanda ülkenin en büyük sorunu olan yoksulluk, işsizlik ve diğer sorunlarını çözmeye davet etmeyi duyarlı ve ülkesini canı pahasına seven, hukuk devletine inanan bir yurttaş olarak hakkım olduğunu düşünüyorum. YA SİZ??????
“Ey Türk Gençliği!
Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici, bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilin de iktidara sahip olanlar gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.
Ey Türk İstikbalinin Evladı!
İşte; bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.”Mustafa Kemal ATATÜRK
Nermin AYDINLI
Günümüz de yanlış uygulamalar ve bir dizi isimlendirilen operasyonlarla ne ile suçlandırıldıkları bile bilinmeden cezaevlerinde tutulanlar neyin başlangıcıdır? Tarafsız olması gereken medyanın yanlı davranması veya davranmaya sevk edilmesi doğrumudur? “Ben seçildim ve benim her şeyi yapmaya hakkım vardır” anlayışı içinde olmak diğer bireylerin haklarının ihlali ve baskı değilmidir?
Bu ülkede yaşayan her vatandaşın görüşlerini, düşüncelerini ve ülke sorunlarını dile getirmeye hakkı vardır. Düşünemeyen, konuşamayan, bireysel haklarını kullanamayan bir toplum geriler, çağ dışı yaşantıya sürüklenir. Hangimiz isteriz baskı ve zulüm görmeyi. Bizler emperyalist güçlere karşı bağımsızlığımızı ilan etmiş, kahraman bir toplumun çocuklarıyız. Bizlere armağan edilen bu güzelim cennet ülkemizin karanlığa gömülmesine, vatan toprağımızın parçalanmasına asla izin vermeyiz ve vermemeliyiz. İktidar hırsı içinde olanları en kısa zamanda ülkenin en büyük sorunu olan yoksulluk, işsizlik ve diğer sorunlarını çözmeye davet etmeyi duyarlı ve ülkesini canı pahasına seven, hukuk devletine inanan bir yurttaş olarak hakkım olduğunu düşünüyorum. YA SİZ??????
“Ey Türk Gençliği!
Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici, bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilin de iktidara sahip olanlar gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.
Ey Türk İstikbalinin Evladı!
İşte; bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.”Mustafa Kemal ATATÜRK
Nermin AYDINLI
19 Ağustos 2010 Perşembe
YA SİZ???
Ülke toz duman. Her şey birbirine karışmış neyin doğru, neyin yanlış olduğunu çöz çözebilirsen!!! Vatandaşın kafası ise allak pullak. Bir kısmın ise olan bitenlerden haberi yok. Hal böyleyken gelecek ile ilgili kaygı duymayanları da anlamış değilim. Soruyorum size her şey güllük gülistanlıkta ben mi acaba halüsinasyon mu görüyorum? Sizce demokratikleşme nedir? Peki! demokratikleşme diye bas bas bağırılırken ispatlanmamış suçlarla içeriye tıkılanlar ne olacak? Türk Ulusunun en değer verdiği, canını emanet ettiği silahlı kuvvetleri şimdi ne durumda? Referandum açlığa, yoksulluğa, işsizliğe, ülkenin bağımsızlığına çözüm mü acaba? Ya da kapalı kapılar arkasında neyin pazarlıkları yapılıyor da sandığa gidilmeyeceğini açıklayan DTP, şimdi ‘Şartlar oluşursa yeni anayasayı destekleriz’ diyor. Ve “Devletle anlaştık, ateşkes imzaladık” diyen hain Murat Karayılan’ın bu açıklaması ne anlama geliyor? “Kürt sorunu artık bir çözüm sürecine girdi” diyen Ahmet Türk’ün bu açıklamasının içeriğinde neler var? Nereye doğru sürükleniyoruz, bizleri neler bekliyor. Endişe ediyorum ülkemin geleceğinden!!! YA SİZ???
Nermin AYDINLI
Nermin AYDINLI
2 Ağustos 2010 Pazartesi
KADIN-ERKEK EŞİTLİĞİ
Gündemin yoğunluğu bazı gerçek sorunları geride bırakıyor ve sanki öyle bir sorun yokmuş gibi gündemde yer alamıyor. Bunlardan en önemlisi olan kadın erkek eşitliği (pozitif ayrımcılık) dir. Geçenler de Sn. Başbakanın Sivil Toplum Kuruluşlarıyla yaptığı toplantıda “Ben kadın erkek eşitliğine inanmıyorum” diyor. Orada bulunan kadınlara fazla açık vermemek için üstü kapalı “farklı doğarlar, farklı görevleri vardır” diyor. Yani; kadın toplumda sadece çocuk üreten, annelik görevini yapan, erkeğe hizmet eden, kusura bakmayın ama seks aracı olarak gördüğünü üstü kapalı bir şekilde anlatmaya çalışıyor.
Tabiî ki kadınların biyolojik yapısının daha narin ve hassas olması çağdaş bir ülkede kadınların yasal haklarının olmaması anlamına gelmez. Kadın erkek eşitliğini, biyolojik farklılığa bağlamak nasıl bir düşünde tarzıdır anlamış değilim!!!
Kadın; düşünen, üreten, yöneten bir insandır. Erkek ile farklılığı biyolojiktir. Kadını arka plana iten zihniyet asla toplumun gelişmesini istemez. Her ne kadar Türk Kadını dünya’da en önce haklarını almış olsa da maalesef günümüze kadar istenildiği düzeye gelememiştir. Gelen iktidarlar pozitif ayrımcılıkla ilgili yasa ve düzenlemelere istenilen ölçüde yer vermemiştir. Kadınların işgücü piyasasına katılımları yetersiz ve siyasette ise kadın sayısı parmak sayısı kadar azdır. Kadın erkek eşitliği lütuf değil, bir haktır. Kadınlara her alanda fırsat eşitliği, çağdaş, laik demokratik cumhuriyetimizin ön koşuludur. Kanun önünde kadınların erkekle eşit duruma gelmesi, eşitsizlik sorununu çözmez. Cinsiyetler arası eşitliğin bir parçası olan “pozitif ayrımcılık” ilkesi yaşama mutlaka geçirilmelidir.
Teknolojinin yetişilemediği bir dünya da maalesef bizler kadın erkek sorununu bile çözemedik. Kadının toplumdaki yeri sadece biyolojik, hele hele kadının bir malzeme olarak görülmesi kadınlar açısından onur kırıcı ve küçük düşürücü değil de nedir ki?...
Çağdaş bir Türk kadını olarak, böyle düşünenleri kınıyorum. Her ne kadar kadın yok sayılmaya çalışılırsa çalışılsın Türk toplumunun gelişmesi için her alanda yer alacağız, hiç kimsenin bizi kapalı kapılar arasına atarak yok saymasına izin vermeyeceğiz. Bu vatanı bize emanet eden, kadının toplumda yer alması için her türlü hakkı veren Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK’e ve silah arkadaşlarına çağdaş, laik Türk kadını olarak bir kez daha minnet ve şükran duygularımızı ifade ediyoruz.
Kadınları küçümseyen sözlerin söylenmesine kızan Mustafa Kemal ATATÜRK;”Bunları ağza alanlar kendi analarına, eşlerine, kız kardeşlerine ve kızlarına hakaret etmekten başka bir şey yapmıyorlardır.”
"Bizim sosyal toplumumuzun başarısızlığının sebebi, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlikten ileri gelmektedir. Yaşamak demek faaliyet demektir. Bundan dolayı bir sosyal toplumun bir organı faaliyette bulunurken diğer bir organı işlemezse o sosyal toplum felçlidir."
02.08.2010
Nermin AYDINLI
Tabiî ki kadınların biyolojik yapısının daha narin ve hassas olması çağdaş bir ülkede kadınların yasal haklarının olmaması anlamına gelmez. Kadın erkek eşitliğini, biyolojik farklılığa bağlamak nasıl bir düşünde tarzıdır anlamış değilim!!!
Kadın; düşünen, üreten, yöneten bir insandır. Erkek ile farklılığı biyolojiktir. Kadını arka plana iten zihniyet asla toplumun gelişmesini istemez. Her ne kadar Türk Kadını dünya’da en önce haklarını almış olsa da maalesef günümüze kadar istenildiği düzeye gelememiştir. Gelen iktidarlar pozitif ayrımcılıkla ilgili yasa ve düzenlemelere istenilen ölçüde yer vermemiştir. Kadınların işgücü piyasasına katılımları yetersiz ve siyasette ise kadın sayısı parmak sayısı kadar azdır. Kadın erkek eşitliği lütuf değil, bir haktır. Kadınlara her alanda fırsat eşitliği, çağdaş, laik demokratik cumhuriyetimizin ön koşuludur. Kanun önünde kadınların erkekle eşit duruma gelmesi, eşitsizlik sorununu çözmez. Cinsiyetler arası eşitliğin bir parçası olan “pozitif ayrımcılık” ilkesi yaşama mutlaka geçirilmelidir.
Teknolojinin yetişilemediği bir dünya da maalesef bizler kadın erkek sorununu bile çözemedik. Kadının toplumdaki yeri sadece biyolojik, hele hele kadının bir malzeme olarak görülmesi kadınlar açısından onur kırıcı ve küçük düşürücü değil de nedir ki?...
Çağdaş bir Türk kadını olarak, böyle düşünenleri kınıyorum. Her ne kadar kadın yok sayılmaya çalışılırsa çalışılsın Türk toplumunun gelişmesi için her alanda yer alacağız, hiç kimsenin bizi kapalı kapılar arasına atarak yok saymasına izin vermeyeceğiz. Bu vatanı bize emanet eden, kadının toplumda yer alması için her türlü hakkı veren Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK’e ve silah arkadaşlarına çağdaş, laik Türk kadını olarak bir kez daha minnet ve şükran duygularımızı ifade ediyoruz.
Kadınları küçümseyen sözlerin söylenmesine kızan Mustafa Kemal ATATÜRK;”Bunları ağza alanlar kendi analarına, eşlerine, kız kardeşlerine ve kızlarına hakaret etmekten başka bir şey yapmıyorlardır.”
"Bizim sosyal toplumumuzun başarısızlığının sebebi, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlikten ileri gelmektedir. Yaşamak demek faaliyet demektir. Bundan dolayı bir sosyal toplumun bir organı faaliyette bulunurken diğer bir organı işlemezse o sosyal toplum felçlidir."
02.08.2010
Nermin AYDINLI
28 Temmuz 2010 Çarşamba
TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR!!!
Ülkemiz de yaşananlar gittikçe akıl almaz bir hal alırken askere, sivile, haksızlığı dile getirenlere son yapılan uygulamalar ise tam faşizan bir hal almıştır.1980 ihtilalinden hesap sorulacak derken günümüzde yapılanlar o günleri aratmaz oldu.Korku yaratılarak "biz herşeye ve herkese dokunuruz" düşüncesiyle ülkenin gerçek gündemi olan yoksulluk, terör göz ardı edilmektedir.Ülke gündemine dair yazacak ve söyleyeceklerimiz bitmeyecek ve yazmaya devam edeceğiz.Düşüncelerimi kısaca belirttikten sonra değerli üstadımın yazısını sizlerle paylaşmak istiyorum.
Nermin AYDINLI
"Türkiye kâbus yaşıyor?
Sanal ortamda bile düşünceler, olaylar faşizan uygulamalara takılmamak için açıklanmıyor. Yazmak için can atanlar, içleri dolu, kalemi haykıranlar artık köşelerine çekildi. Hayır çekilmedi de çekilmek zorunda bırakıldı. Sıkıysan yaz, her cümlen takipte ve kayıtta. Bu koşullarda kim yazı yazabilir ki? Üstelik millet için çırpınanların başına bir şey geldiğinde, hakkı savunanlardan kaç kişiden destek mesajı alıyor bunu da sorgulamak lazım. Silivri’de kalemlerinin ve dillerinin bedelini yargısız infaz olarak ağır bir şekilde ödeyenler var. Onlar ve diğerleri neden orada? Milletin hakkını ve geleceğini savundukları için, kendilerini feda ettikleri toplumdan çıt yok. Neden çıt yok? Bu sorgulanmalı. Birincisi faşist uygulamalar ve korku, ikincisi ise iyi oldu memnuniyeti. Malum açıldık, saçıldık, bölündük.
Temmuz ayı sıcak mı sıcak geçiyor. Aynen Türkiye’de yaşananlar gibi. Asker, polisi dövüyor, PKK azdıkça azıyor, Şehitlerimizin arkası ardı kesilmiyor (Dillendirdiğinizde, şehitlerden nemalanıyor oluyorsunuz). Ne acı? , artık eşkıya şehirde at oynatıyor. Halk tepki veriyor ve korkulan senaryolar yaşanmaya başlanıyor. Özetle tetiğe basılmış kabuslu günlere doğru bilinmezlik içinde gidiliyor. Generaller tutuklanıyor. Yargı delik deşik. Tutuklayanların hukuk nosyonları ve kariyerleri sanırım ordinaryüs profesör seviyesinde . Hocaların hocası ne derse saygı duymak lazım. Verdikleri kararlar siyasi de olabilir, kişisel kininden de kaynaklanabilir, ordu karşıtlığı ve birlikteliğe kurşun sıkma hedefi de olabilir. Tam aksine birliğimiz, beraberliğimiz, bölünmezliğimiz adına da bunları yapıyor olabilirler! mi dersiniz?!!!!
Hatay olayları. Yıllardır geliyorum diyen bir olay, çoğu hayretler içinde. Üç yıl önce İskenderun, Dörtyol, Hatay gezim oldu. Halk şikayetçi, kimseye seslerini ulaştıramıyor, kimse de dinlemiyor. Güzelim narenciye bahçelerini doğu kökenliler önceleri tahrip etmişler, sonra da zorlan ve cebren halkın elinden almışlar, yerli halkı göçebe durumuna düşürmüşler. Bu olaylardan emniyet güçlerinin, tapu işlemlerini yapanların haberleri yok mu? Hele hele mülki amirlerin. Hal böyle iken gelinen nokta hiçte öngörülmeyen nokta değildi. İskenderun ve Hatay’da çok olayların yaşandığını dinledik. Üzüldük, içimiz parçalandı.
Adamlar yıllardır bağırıyor Akdeniz’e ve Karadeniz’e açılacağız diye. Aynı şekilde Mersin, Adana, Gümüşhane, Tokat, Giresun buralarda denize açılma yolları. Karadeniz’de üretici doğulu terörist işçi istemiyor. Zaten batının anasını ağlatıyorlar. Haraç bunlarda, her türlü pis işler bunlarda. (Türk milleti ile bir ve bir arada olan Kürtler bu yazının dışında, onlara söyleyecek sözümüz olamaz)
Polis, askere dayak atıyor. Emniyet gücü emniyet gücüne dayak atıyor. Şu cürete bakın. Sen kimin polisisin Allah aşkına. Yönetim birimlerinde haftalık asayiş toplantıları olur. Mülki Amir, polis, jandarma gerek duyulduğunda diğer birim amirleri bulunur. Asayiş toplantısında polisin askere dayak attığı bir gündemin olduğunu düşünebiliyor musunuz?
Biz neyle uğraşıyoruz? Eve-Hayır’la gündemimiz Evet-Hayır değil beyler. Suni gündemin arkasında halk isyan ediyor, isyan edecek noktaya getirildi.
Gündemimiz artık halkta bıçağın kemiğe gelmiş olması. İnegöl, Hatay olayları, az geçmişte İzmir, İstanbul olayları. Artık halk ayrılıkçılara karşı tepkisini yakarak, yıkarak veriyor. Türkiye’nin gündemi bu. Generalleri tutuklama, boş laf, boş söylemler de bulunma, Silivri eziyet ve işkence kampını doldurma, gündem bu değil. Hele hele dinci bir kadrolaşmanın gerçekleştirildiği rejimi dinci bir rejime dönüştürmek hiç değil. Durumun vehametini ABD’de yaşayan günümüz mimarı zat-ı muhterem de görüyor ve uyarıyor. TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR? Hâla bu soruyu beyninizde yanıtlayamamışsanız. Sizin beyniniz durmuş, gözünüz görmez, kulağınız duymaz olmuş, Kusura bakmayın bu dünyada yaşamıyorsunuz. Türkiye ise hiç umurunuzda değil.
Alıntı:Tuz Yolu-B.AYHAN
Bunu E-postayla Gönder BlogThis! Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş Google Buzz'da Paylaş
zaman: 10:57
Tepkiler:
0 - Y o r u m (Siz de yorum yapınız):
Yorum Gönder
Önceki Kayıt Ana Sayfa
Kaydol: Kayıt Yorumları (Atom)
Nermin AYDINLI
"Türkiye kâbus yaşıyor?
Sanal ortamda bile düşünceler, olaylar faşizan uygulamalara takılmamak için açıklanmıyor. Yazmak için can atanlar, içleri dolu, kalemi haykıranlar artık köşelerine çekildi. Hayır çekilmedi de çekilmek zorunda bırakıldı. Sıkıysan yaz, her cümlen takipte ve kayıtta. Bu koşullarda kim yazı yazabilir ki? Üstelik millet için çırpınanların başına bir şey geldiğinde, hakkı savunanlardan kaç kişiden destek mesajı alıyor bunu da sorgulamak lazım. Silivri’de kalemlerinin ve dillerinin bedelini yargısız infaz olarak ağır bir şekilde ödeyenler var. Onlar ve diğerleri neden orada? Milletin hakkını ve geleceğini savundukları için, kendilerini feda ettikleri toplumdan çıt yok. Neden çıt yok? Bu sorgulanmalı. Birincisi faşist uygulamalar ve korku, ikincisi ise iyi oldu memnuniyeti. Malum açıldık, saçıldık, bölündük.
Temmuz ayı sıcak mı sıcak geçiyor. Aynen Türkiye’de yaşananlar gibi. Asker, polisi dövüyor, PKK azdıkça azıyor, Şehitlerimizin arkası ardı kesilmiyor (Dillendirdiğinizde, şehitlerden nemalanıyor oluyorsunuz). Ne acı? , artık eşkıya şehirde at oynatıyor. Halk tepki veriyor ve korkulan senaryolar yaşanmaya başlanıyor. Özetle tetiğe basılmış kabuslu günlere doğru bilinmezlik içinde gidiliyor. Generaller tutuklanıyor. Yargı delik deşik. Tutuklayanların hukuk nosyonları ve kariyerleri sanırım ordinaryüs profesör seviyesinde . Hocaların hocası ne derse saygı duymak lazım. Verdikleri kararlar siyasi de olabilir, kişisel kininden de kaynaklanabilir, ordu karşıtlığı ve birlikteliğe kurşun sıkma hedefi de olabilir. Tam aksine birliğimiz, beraberliğimiz, bölünmezliğimiz adına da bunları yapıyor olabilirler! mi dersiniz?!!!!
Hatay olayları. Yıllardır geliyorum diyen bir olay, çoğu hayretler içinde. Üç yıl önce İskenderun, Dörtyol, Hatay gezim oldu. Halk şikayetçi, kimseye seslerini ulaştıramıyor, kimse de dinlemiyor. Güzelim narenciye bahçelerini doğu kökenliler önceleri tahrip etmişler, sonra da zorlan ve cebren halkın elinden almışlar, yerli halkı göçebe durumuna düşürmüşler. Bu olaylardan emniyet güçlerinin, tapu işlemlerini yapanların haberleri yok mu? Hele hele mülki amirlerin. Hal böyle iken gelinen nokta hiçte öngörülmeyen nokta değildi. İskenderun ve Hatay’da çok olayların yaşandığını dinledik. Üzüldük, içimiz parçalandı.
Adamlar yıllardır bağırıyor Akdeniz’e ve Karadeniz’e açılacağız diye. Aynı şekilde Mersin, Adana, Gümüşhane, Tokat, Giresun buralarda denize açılma yolları. Karadeniz’de üretici doğulu terörist işçi istemiyor. Zaten batının anasını ağlatıyorlar. Haraç bunlarda, her türlü pis işler bunlarda. (Türk milleti ile bir ve bir arada olan Kürtler bu yazının dışında, onlara söyleyecek sözümüz olamaz)
Polis, askere dayak atıyor. Emniyet gücü emniyet gücüne dayak atıyor. Şu cürete bakın. Sen kimin polisisin Allah aşkına. Yönetim birimlerinde haftalık asayiş toplantıları olur. Mülki Amir, polis, jandarma gerek duyulduğunda diğer birim amirleri bulunur. Asayiş toplantısında polisin askere dayak attığı bir gündemin olduğunu düşünebiliyor musunuz?
Biz neyle uğraşıyoruz? Eve-Hayır’la gündemimiz Evet-Hayır değil beyler. Suni gündemin arkasında halk isyan ediyor, isyan edecek noktaya getirildi.
Gündemimiz artık halkta bıçağın kemiğe gelmiş olması. İnegöl, Hatay olayları, az geçmişte İzmir, İstanbul olayları. Artık halk ayrılıkçılara karşı tepkisini yakarak, yıkarak veriyor. Türkiye’nin gündemi bu. Generalleri tutuklama, boş laf, boş söylemler de bulunma, Silivri eziyet ve işkence kampını doldurma, gündem bu değil. Hele hele dinci bir kadrolaşmanın gerçekleştirildiği rejimi dinci bir rejime dönüştürmek hiç değil. Durumun vehametini ABD’de yaşayan günümüz mimarı zat-ı muhterem de görüyor ve uyarıyor. TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR? Hâla bu soruyu beyninizde yanıtlayamamışsanız. Sizin beyniniz durmuş, gözünüz görmez, kulağınız duymaz olmuş, Kusura bakmayın bu dünyada yaşamıyorsunuz. Türkiye ise hiç umurunuzda değil.
Alıntı:Tuz Yolu-B.AYHAN
Bunu E-postayla Gönder BlogThis! Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş Google Buzz'da Paylaş
zaman: 10:57
Tepkiler:
0 - Y o r u m (Siz de yorum yapınız):
Yorum Gönder
Önceki Kayıt Ana Sayfa
Kaydol: Kayıt Yorumları (Atom)
23 Temmuz 2010 Cuma
LÜTFEN UNUTMAYALIM!
Ülkemiz de bütün sorunları hallettik ve tek sorunumuz olan anayasa paketine odaklandık. Ne diyelim şaşkınlıkla izliyoruz medyayı. Gündemi meşgul eden 12 Eylül darbesinin üzerinden tam 30 yıl geçti. O günlerde nice ocaklara ateş düştü. Nice gençler darağaçlarında, işkencelerde can verdi.O günleri yaşayanlar elbette yüreklerinde acıyı hala duyuyor ama bu günün o günlerden farkı ne acaba?...
Yine göz yaşı, nice fidanlar teröre kurban veriliyor.Yine anaların göz yaşı dinmiyor.Bu gün bunlara çare bulunacağına 30 yıl önceki yaşananların hesabı sorulacak deniyor.Ne duruyorsunuz sizi engelleyen hiçbir şey yok. İmralı da yaşayan bebek katilinden ve PKK terör örgütü üyelerinden neden hesap sormuyorsunuz?
Evet faili meçhul olan aydınlarımızın katillerinden hesap sorabildik mi?Kemal Türkler’in katiline zaman aşımı oluyor, ailesinin feryadını kimse duymuyor ama her nedense 30 yıl önceki geçmiş bir bir film şeridi gibi halka sunuluyor. Suçlu 30 yıl önceki de suçlu, 20 yıl önce ki de suçludur. Suçun zaman aşımı olmaz. Ha! yanlış anlaşılmasın asla ve asla 12 eylül’ü savunmam ve hatta hesap sorulsun isterim. Darbeleri hiç kimse özlemez çünkü demokrasinin yok olmasıdır. İnsanların acı çekmesidir. Bunlarda hem fikiriz amma! yanlış zaman ve dayatmaya getirilen bir Anayasa. Sorarım size o zamanki askeri darbe de, şimdi yapılmak istenen sivil darbe değil de nedir?...
O zamankinden ne farkı var?... Zorlama ve çeşitli dalaverelerle halka içeriği tam olarak anlatılmadan duygusal ve mağduriyete sokularak kamuoyuna yansıtılan anayasanın oylatılması ne kadar doğrudur… Bütün kanallarda siyasiler, aydınlar ve kendini yazar, çizer olarak nitelendirenler bu konuyu değerlendiriyor ve anayasanın yargıyı bağımlı hale getirileceği nedense söylenmiyor. Peki! yargısı bağımlı hale gelen bir ülke de özgürlükten, temel hak ve hürriyetlerden bahsedilebilir mi? Herkesin görüşü kendini bağlar ama el insaf be kardeşim! bu ülkenin geleceğini ciddi bir şekilde etkileyecek olan kararlar üzerinden lütfen siyaset yapmayalım. Halkın manevi duygularıyla oynamaya kimsenin hakkı olmadığı gibi o günün mağdurları üzerinden yapılan siyaset ise tamamen mağdurların ailelerini huzursuz etmekten başka bir şey değildir. Nasıl ki geçmişin acıları silinmiyorsa, bu günde teröre sürekli kurban verilen Mehmetçiklerimizin acıları da silinmez. Maneviyatımız da kul hakkının çok önemli olduğunu unutmadan gelecekte vebal altında kalmayı istermisiniz???...
Yargıda bağımlılık kölelik, kulluk dönemini getirir.Son pişmanlık fayda etmez ve Türkiye’yi hiçbir şey kurtaramaz. Geleceğimizi kendimiz belirleyeceğimizden dolayı iyi düşünelim!!!
İnsanların ilgisi başka yönlere çekilerek bu referandum ile HSYK ve Anayasa Mahkemesinin yapısının değiştirilmek istendiğini, Siyasetin yargıyı etkileyeceğini lütfen UNUTMAYALIM!...
22.07.2010
Nermin AYDINLI
Yine göz yaşı, nice fidanlar teröre kurban veriliyor.Yine anaların göz yaşı dinmiyor.Bu gün bunlara çare bulunacağına 30 yıl önceki yaşananların hesabı sorulacak deniyor.Ne duruyorsunuz sizi engelleyen hiçbir şey yok. İmralı da yaşayan bebek katilinden ve PKK terör örgütü üyelerinden neden hesap sormuyorsunuz?
Evet faili meçhul olan aydınlarımızın katillerinden hesap sorabildik mi?Kemal Türkler’in katiline zaman aşımı oluyor, ailesinin feryadını kimse duymuyor ama her nedense 30 yıl önceki geçmiş bir bir film şeridi gibi halka sunuluyor. Suçlu 30 yıl önceki de suçlu, 20 yıl önce ki de suçludur. Suçun zaman aşımı olmaz. Ha! yanlış anlaşılmasın asla ve asla 12 eylül’ü savunmam ve hatta hesap sorulsun isterim. Darbeleri hiç kimse özlemez çünkü demokrasinin yok olmasıdır. İnsanların acı çekmesidir. Bunlarda hem fikiriz amma! yanlış zaman ve dayatmaya getirilen bir Anayasa. Sorarım size o zamanki askeri darbe de, şimdi yapılmak istenen sivil darbe değil de nedir?...
O zamankinden ne farkı var?... Zorlama ve çeşitli dalaverelerle halka içeriği tam olarak anlatılmadan duygusal ve mağduriyete sokularak kamuoyuna yansıtılan anayasanın oylatılması ne kadar doğrudur… Bütün kanallarda siyasiler, aydınlar ve kendini yazar, çizer olarak nitelendirenler bu konuyu değerlendiriyor ve anayasanın yargıyı bağımlı hale getirileceği nedense söylenmiyor. Peki! yargısı bağımlı hale gelen bir ülke de özgürlükten, temel hak ve hürriyetlerden bahsedilebilir mi? Herkesin görüşü kendini bağlar ama el insaf be kardeşim! bu ülkenin geleceğini ciddi bir şekilde etkileyecek olan kararlar üzerinden lütfen siyaset yapmayalım. Halkın manevi duygularıyla oynamaya kimsenin hakkı olmadığı gibi o günün mağdurları üzerinden yapılan siyaset ise tamamen mağdurların ailelerini huzursuz etmekten başka bir şey değildir. Nasıl ki geçmişin acıları silinmiyorsa, bu günde teröre sürekli kurban verilen Mehmetçiklerimizin acıları da silinmez. Maneviyatımız da kul hakkının çok önemli olduğunu unutmadan gelecekte vebal altında kalmayı istermisiniz???...
Yargıda bağımlılık kölelik, kulluk dönemini getirir.Son pişmanlık fayda etmez ve Türkiye’yi hiçbir şey kurtaramaz. Geleceğimizi kendimiz belirleyeceğimizden dolayı iyi düşünelim!!!
İnsanların ilgisi başka yönlere çekilerek bu referandum ile HSYK ve Anayasa Mahkemesinin yapısının değiştirilmek istendiğini, Siyasetin yargıyı etkileyeceğini lütfen UNUTMAYALIM!...
22.07.2010
Nermin AYDINLI
16 Temmuz 2010 Cuma
SORUNUMUZ YOKSULLUK
Türkiye’ye egemen olan güçler, siyasiler sadece doğuyu, güney doğuyu değil bütün bölgeleri yoksul bıraktılar ki daha çok sömürü ve yoksullar üzerinde rant sağlamayı amaçladılar. Yoksul ve yoksun bırakılan bölgelerde devlet gücünü o bölgelere yatırımlar yaparak kullanmalıdır. Tarım ve hayvancılık yine ön plana çıkartılmalıdır. Ülke doğal kaynaklarını kendisi kullanmalıdır. Peşkeş çekilen ülke ekonomisinde önemli yeri olan kurum ve kuruluşlar tekrar geri alınmalıdır. Bunların yanı sıra insanın insan gibi yaşamasını sağlayacak sosyal devlet anlayışını uygulamalıdır.
Ülkemizin sorunu Açılım ve Kürt sorunu değildir.
Sorun YOKSULLUK, yok edilmeye çalışılan İNSANLIK ve İNSANLIK ONURUDUR.
Barış ve demokrasi için yoksulluğun yok edilerek, insanın insan gibi yaşaması sağlanmalıdır. Siyasi rant, dini sömürü ve kulun kula köleliği halkın yaşam seviyesinin yükseltilmesiyle son bulur. Devlet sosyal devlet olma özelliğine tekrar kavuşturulmalıdır.
Devletin ülke ekonomisindeki istikrarsızlığı, sınıflar arasında uçurumların oluşmasına neden olmaktadır. Özellikle ülkemizde çığ gibi büyümüş enflasyonun sıfır.… olarak açıklanması ne kadar inandırıcıdır. Siyasi irade çözüm yerine çözümsüzlük üretirse her şeyin allak pullak olmasına neden olmaktadır. İnsanların en doğal yaşam haklarını ellerinden alınması demek değilmidir yoksulluk?... İhtiyaçlarını karşılayamayan yoksul insanlardan değerlerine sahip çıkması istenebilir mi? Demek ki; insanlar bilinçli bir şekilde yoksullaştırılıyor ki kan emiciler, rantçılar daha kolay emellerine ulaşabilsinler.
Yoksulluk terörü yaratır.
Yoksulluk emek sömürücülerinin çıkar kapısıdır.
Yoksulluk karamsarlık getirir vs.vs.
Maalesef ülkemizde yaşanan son gelişmeler halkı çıkmaz bir yola sürüklemektedir. Özellikle 12 Eylül’de yapılacak olan Anayasa paketi tam bir muemmadır. Hiç kimse bu pakette ne var, ne getirecek ve ne götürecek bilmiyor. Vatandaş sandık başına gittiğinde bilinçsizce siyasi partisine göre oyunu kullanacak. Bu anayasa değişikliği halkın hiçbir sorununu çözmeyecektir. Bu anayasa değişikliği halka bir dayatmadır. Bu nedenle halkımızın daha duyarlı olması gerekir. Özgür bir birey olarak yaşamak istiyorsak vatanımıza, ordumuza, yargımıza ve haklarımıza sahip çıkmalıyız. Yoksulluk bizleri yıldırmasın. Yoksulluk içinde bütün emperyalist güçlere karşı savaşarak emsali görülmemiş bir mücadeleyle ve vatan aşkıyla Türkiye Cumhuriyetini bizlere emanet eden Ülkemizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, silah arkadaşları ve bu ülke için canını vermekten çekinmeyen kahraman aziz şehitlerimizin mirasına sahip çıkmalıyız.
Her bir karış toprağı şehit kanlarıyla sulanmış olan Türkiye Cumhuriyeti kolay kurulmadığını unutanlara bir kez daha hatırlatalım!!!
“Vatanımız, Türk Milleti'nin eski ve yüksek tarihi ve topraklarının derinliklerinde varlıklarını sürdüren eserleri ile bugünkü yurttur. Vatan hiçbir kayıt ve şart altında ayrılık kabul etmez ve bütündür.”M.Kemal ATATÜRK
Nermin AYDINLI
Ülkemizin sorunu Açılım ve Kürt sorunu değildir.
Sorun YOKSULLUK, yok edilmeye çalışılan İNSANLIK ve İNSANLIK ONURUDUR.
Barış ve demokrasi için yoksulluğun yok edilerek, insanın insan gibi yaşaması sağlanmalıdır. Siyasi rant, dini sömürü ve kulun kula köleliği halkın yaşam seviyesinin yükseltilmesiyle son bulur. Devlet sosyal devlet olma özelliğine tekrar kavuşturulmalıdır.
Devletin ülke ekonomisindeki istikrarsızlığı, sınıflar arasında uçurumların oluşmasına neden olmaktadır. Özellikle ülkemizde çığ gibi büyümüş enflasyonun sıfır.… olarak açıklanması ne kadar inandırıcıdır. Siyasi irade çözüm yerine çözümsüzlük üretirse her şeyin allak pullak olmasına neden olmaktadır. İnsanların en doğal yaşam haklarını ellerinden alınması demek değilmidir yoksulluk?... İhtiyaçlarını karşılayamayan yoksul insanlardan değerlerine sahip çıkması istenebilir mi? Demek ki; insanlar bilinçli bir şekilde yoksullaştırılıyor ki kan emiciler, rantçılar daha kolay emellerine ulaşabilsinler.
Yoksulluk terörü yaratır.
Yoksulluk emek sömürücülerinin çıkar kapısıdır.
Yoksulluk karamsarlık getirir vs.vs.
Maalesef ülkemizde yaşanan son gelişmeler halkı çıkmaz bir yola sürüklemektedir. Özellikle 12 Eylül’de yapılacak olan Anayasa paketi tam bir muemmadır. Hiç kimse bu pakette ne var, ne getirecek ve ne götürecek bilmiyor. Vatandaş sandık başına gittiğinde bilinçsizce siyasi partisine göre oyunu kullanacak. Bu anayasa değişikliği halkın hiçbir sorununu çözmeyecektir. Bu anayasa değişikliği halka bir dayatmadır. Bu nedenle halkımızın daha duyarlı olması gerekir. Özgür bir birey olarak yaşamak istiyorsak vatanımıza, ordumuza, yargımıza ve haklarımıza sahip çıkmalıyız. Yoksulluk bizleri yıldırmasın. Yoksulluk içinde bütün emperyalist güçlere karşı savaşarak emsali görülmemiş bir mücadeleyle ve vatan aşkıyla Türkiye Cumhuriyetini bizlere emanet eden Ülkemizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, silah arkadaşları ve bu ülke için canını vermekten çekinmeyen kahraman aziz şehitlerimizin mirasına sahip çıkmalıyız.
Her bir karış toprağı şehit kanlarıyla sulanmış olan Türkiye Cumhuriyeti kolay kurulmadığını unutanlara bir kez daha hatırlatalım!!!
“Vatanımız, Türk Milleti'nin eski ve yüksek tarihi ve topraklarının derinliklerinde varlıklarını sürdüren eserleri ile bugünkü yurttur. Vatan hiçbir kayıt ve şart altında ayrılık kabul etmez ve bütündür.”M.Kemal ATATÜRK
Nermin AYDINLI
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
