Ülke toz duman. Her şey birbirine karışmış neyin doğru, neyin yanlış olduğunu çöz çözebilirsen!!! Vatandaşın kafası ise allak pullak. Bir kısmın ise olan bitenlerden haberi yok. Hal böyleyken gelecek ile ilgili kaygı duymayanları da anlamış değilim. Soruyorum size her şey güllük gülistanlıkta ben mi acaba halüsinasyon mu görüyorum? Sizce demokratikleşme nedir? Peki! demokratikleşme diye bas bas bağırılırken ispatlanmamış suçlarla içeriye tıkılanlar ne olacak? Türk Ulusunun en değer verdiği, canını emanet ettiği silahlı kuvvetleri şimdi ne durumda? Referandum açlığa, yoksulluğa, işsizliğe, ülkenin bağımsızlığına çözüm mü acaba? Ya da kapalı kapılar arkasında neyin pazarlıkları yapılıyor da sandığa gidilmeyeceğini açıklayan DTP, şimdi ‘Şartlar oluşursa yeni anayasayı destekleriz’ diyor. Ve “Devletle anlaştık, ateşkes imzaladık” diyen hain Murat Karayılan’ın bu açıklaması ne anlama geliyor? “Kürt sorunu artık bir çözüm sürecine girdi” diyen Ahmet Türk’ün bu açıklamasının içeriğinde neler var? Nereye doğru sürükleniyoruz, bizleri neler bekliyor. Endişe ediyorum ülkemin geleceğinden!!! YA SİZ???
Nermin AYDINLI
19 Ağustos 2010 Perşembe
2 Ağustos 2010 Pazartesi
KADIN-ERKEK EŞİTLİĞİ
Gündemin yoğunluğu bazı gerçek sorunları geride bırakıyor ve sanki öyle bir sorun yokmuş gibi gündemde yer alamıyor. Bunlardan en önemlisi olan kadın erkek eşitliği (pozitif ayrımcılık) dir. Geçenler de Sn. Başbakanın Sivil Toplum Kuruluşlarıyla yaptığı toplantıda “Ben kadın erkek eşitliğine inanmıyorum” diyor. Orada bulunan kadınlara fazla açık vermemek için üstü kapalı “farklı doğarlar, farklı görevleri vardır” diyor. Yani; kadın toplumda sadece çocuk üreten, annelik görevini yapan, erkeğe hizmet eden, kusura bakmayın ama seks aracı olarak gördüğünü üstü kapalı bir şekilde anlatmaya çalışıyor.
Tabiî ki kadınların biyolojik yapısının daha narin ve hassas olması çağdaş bir ülkede kadınların yasal haklarının olmaması anlamına gelmez. Kadın erkek eşitliğini, biyolojik farklılığa bağlamak nasıl bir düşünde tarzıdır anlamış değilim!!!
Kadın; düşünen, üreten, yöneten bir insandır. Erkek ile farklılığı biyolojiktir. Kadını arka plana iten zihniyet asla toplumun gelişmesini istemez. Her ne kadar Türk Kadını dünya’da en önce haklarını almış olsa da maalesef günümüze kadar istenildiği düzeye gelememiştir. Gelen iktidarlar pozitif ayrımcılıkla ilgili yasa ve düzenlemelere istenilen ölçüde yer vermemiştir. Kadınların işgücü piyasasına katılımları yetersiz ve siyasette ise kadın sayısı parmak sayısı kadar azdır. Kadın erkek eşitliği lütuf değil, bir haktır. Kadınlara her alanda fırsat eşitliği, çağdaş, laik demokratik cumhuriyetimizin ön koşuludur. Kanun önünde kadınların erkekle eşit duruma gelmesi, eşitsizlik sorununu çözmez. Cinsiyetler arası eşitliğin bir parçası olan “pozitif ayrımcılık” ilkesi yaşama mutlaka geçirilmelidir.
Teknolojinin yetişilemediği bir dünya da maalesef bizler kadın erkek sorununu bile çözemedik. Kadının toplumdaki yeri sadece biyolojik, hele hele kadının bir malzeme olarak görülmesi kadınlar açısından onur kırıcı ve küçük düşürücü değil de nedir ki?...
Çağdaş bir Türk kadını olarak, böyle düşünenleri kınıyorum. Her ne kadar kadın yok sayılmaya çalışılırsa çalışılsın Türk toplumunun gelişmesi için her alanda yer alacağız, hiç kimsenin bizi kapalı kapılar arasına atarak yok saymasına izin vermeyeceğiz. Bu vatanı bize emanet eden, kadının toplumda yer alması için her türlü hakkı veren Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK’e ve silah arkadaşlarına çağdaş, laik Türk kadını olarak bir kez daha minnet ve şükran duygularımızı ifade ediyoruz.
Kadınları küçümseyen sözlerin söylenmesine kızan Mustafa Kemal ATATÜRK;”Bunları ağza alanlar kendi analarına, eşlerine, kız kardeşlerine ve kızlarına hakaret etmekten başka bir şey yapmıyorlardır.”
"Bizim sosyal toplumumuzun başarısızlığının sebebi, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlikten ileri gelmektedir. Yaşamak demek faaliyet demektir. Bundan dolayı bir sosyal toplumun bir organı faaliyette bulunurken diğer bir organı işlemezse o sosyal toplum felçlidir."
02.08.2010
Nermin AYDINLI
Tabiî ki kadınların biyolojik yapısının daha narin ve hassas olması çağdaş bir ülkede kadınların yasal haklarının olmaması anlamına gelmez. Kadın erkek eşitliğini, biyolojik farklılığa bağlamak nasıl bir düşünde tarzıdır anlamış değilim!!!
Kadın; düşünen, üreten, yöneten bir insandır. Erkek ile farklılığı biyolojiktir. Kadını arka plana iten zihniyet asla toplumun gelişmesini istemez. Her ne kadar Türk Kadını dünya’da en önce haklarını almış olsa da maalesef günümüze kadar istenildiği düzeye gelememiştir. Gelen iktidarlar pozitif ayrımcılıkla ilgili yasa ve düzenlemelere istenilen ölçüde yer vermemiştir. Kadınların işgücü piyasasına katılımları yetersiz ve siyasette ise kadın sayısı parmak sayısı kadar azdır. Kadın erkek eşitliği lütuf değil, bir haktır. Kadınlara her alanda fırsat eşitliği, çağdaş, laik demokratik cumhuriyetimizin ön koşuludur. Kanun önünde kadınların erkekle eşit duruma gelmesi, eşitsizlik sorununu çözmez. Cinsiyetler arası eşitliğin bir parçası olan “pozitif ayrımcılık” ilkesi yaşama mutlaka geçirilmelidir.
Teknolojinin yetişilemediği bir dünya da maalesef bizler kadın erkek sorununu bile çözemedik. Kadının toplumdaki yeri sadece biyolojik, hele hele kadının bir malzeme olarak görülmesi kadınlar açısından onur kırıcı ve küçük düşürücü değil de nedir ki?...
Çağdaş bir Türk kadını olarak, böyle düşünenleri kınıyorum. Her ne kadar kadın yok sayılmaya çalışılırsa çalışılsın Türk toplumunun gelişmesi için her alanda yer alacağız, hiç kimsenin bizi kapalı kapılar arasına atarak yok saymasına izin vermeyeceğiz. Bu vatanı bize emanet eden, kadının toplumda yer alması için her türlü hakkı veren Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK’e ve silah arkadaşlarına çağdaş, laik Türk kadını olarak bir kez daha minnet ve şükran duygularımızı ifade ediyoruz.
Kadınları küçümseyen sözlerin söylenmesine kızan Mustafa Kemal ATATÜRK;”Bunları ağza alanlar kendi analarına, eşlerine, kız kardeşlerine ve kızlarına hakaret etmekten başka bir şey yapmıyorlardır.”
"Bizim sosyal toplumumuzun başarısızlığının sebebi, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlikten ileri gelmektedir. Yaşamak demek faaliyet demektir. Bundan dolayı bir sosyal toplumun bir organı faaliyette bulunurken diğer bir organı işlemezse o sosyal toplum felçlidir."
02.08.2010
Nermin AYDINLI
28 Temmuz 2010 Çarşamba
TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR!!!
Ülkemiz de yaşananlar gittikçe akıl almaz bir hal alırken askere, sivile, haksızlığı dile getirenlere son yapılan uygulamalar ise tam faşizan bir hal almıştır.1980 ihtilalinden hesap sorulacak derken günümüzde yapılanlar o günleri aratmaz oldu.Korku yaratılarak "biz herşeye ve herkese dokunuruz" düşüncesiyle ülkenin gerçek gündemi olan yoksulluk, terör göz ardı edilmektedir.Ülke gündemine dair yazacak ve söyleyeceklerimiz bitmeyecek ve yazmaya devam edeceğiz.Düşüncelerimi kısaca belirttikten sonra değerli üstadımın yazısını sizlerle paylaşmak istiyorum.
Nermin AYDINLI
"Türkiye kâbus yaşıyor?
Sanal ortamda bile düşünceler, olaylar faşizan uygulamalara takılmamak için açıklanmıyor. Yazmak için can atanlar, içleri dolu, kalemi haykıranlar artık köşelerine çekildi. Hayır çekilmedi de çekilmek zorunda bırakıldı. Sıkıysan yaz, her cümlen takipte ve kayıtta. Bu koşullarda kim yazı yazabilir ki? Üstelik millet için çırpınanların başına bir şey geldiğinde, hakkı savunanlardan kaç kişiden destek mesajı alıyor bunu da sorgulamak lazım. Silivri’de kalemlerinin ve dillerinin bedelini yargısız infaz olarak ağır bir şekilde ödeyenler var. Onlar ve diğerleri neden orada? Milletin hakkını ve geleceğini savundukları için, kendilerini feda ettikleri toplumdan çıt yok. Neden çıt yok? Bu sorgulanmalı. Birincisi faşist uygulamalar ve korku, ikincisi ise iyi oldu memnuniyeti. Malum açıldık, saçıldık, bölündük.
Temmuz ayı sıcak mı sıcak geçiyor. Aynen Türkiye’de yaşananlar gibi. Asker, polisi dövüyor, PKK azdıkça azıyor, Şehitlerimizin arkası ardı kesilmiyor (Dillendirdiğinizde, şehitlerden nemalanıyor oluyorsunuz). Ne acı? , artık eşkıya şehirde at oynatıyor. Halk tepki veriyor ve korkulan senaryolar yaşanmaya başlanıyor. Özetle tetiğe basılmış kabuslu günlere doğru bilinmezlik içinde gidiliyor. Generaller tutuklanıyor. Yargı delik deşik. Tutuklayanların hukuk nosyonları ve kariyerleri sanırım ordinaryüs profesör seviyesinde . Hocaların hocası ne derse saygı duymak lazım. Verdikleri kararlar siyasi de olabilir, kişisel kininden de kaynaklanabilir, ordu karşıtlığı ve birlikteliğe kurşun sıkma hedefi de olabilir. Tam aksine birliğimiz, beraberliğimiz, bölünmezliğimiz adına da bunları yapıyor olabilirler! mi dersiniz?!!!!
Hatay olayları. Yıllardır geliyorum diyen bir olay, çoğu hayretler içinde. Üç yıl önce İskenderun, Dörtyol, Hatay gezim oldu. Halk şikayetçi, kimseye seslerini ulaştıramıyor, kimse de dinlemiyor. Güzelim narenciye bahçelerini doğu kökenliler önceleri tahrip etmişler, sonra da zorlan ve cebren halkın elinden almışlar, yerli halkı göçebe durumuna düşürmüşler. Bu olaylardan emniyet güçlerinin, tapu işlemlerini yapanların haberleri yok mu? Hele hele mülki amirlerin. Hal böyle iken gelinen nokta hiçte öngörülmeyen nokta değildi. İskenderun ve Hatay’da çok olayların yaşandığını dinledik. Üzüldük, içimiz parçalandı.
Adamlar yıllardır bağırıyor Akdeniz’e ve Karadeniz’e açılacağız diye. Aynı şekilde Mersin, Adana, Gümüşhane, Tokat, Giresun buralarda denize açılma yolları. Karadeniz’de üretici doğulu terörist işçi istemiyor. Zaten batının anasını ağlatıyorlar. Haraç bunlarda, her türlü pis işler bunlarda. (Türk milleti ile bir ve bir arada olan Kürtler bu yazının dışında, onlara söyleyecek sözümüz olamaz)
Polis, askere dayak atıyor. Emniyet gücü emniyet gücüne dayak atıyor. Şu cürete bakın. Sen kimin polisisin Allah aşkına. Yönetim birimlerinde haftalık asayiş toplantıları olur. Mülki Amir, polis, jandarma gerek duyulduğunda diğer birim amirleri bulunur. Asayiş toplantısında polisin askere dayak attığı bir gündemin olduğunu düşünebiliyor musunuz?
Biz neyle uğraşıyoruz? Eve-Hayır’la gündemimiz Evet-Hayır değil beyler. Suni gündemin arkasında halk isyan ediyor, isyan edecek noktaya getirildi.
Gündemimiz artık halkta bıçağın kemiğe gelmiş olması. İnegöl, Hatay olayları, az geçmişte İzmir, İstanbul olayları. Artık halk ayrılıkçılara karşı tepkisini yakarak, yıkarak veriyor. Türkiye’nin gündemi bu. Generalleri tutuklama, boş laf, boş söylemler de bulunma, Silivri eziyet ve işkence kampını doldurma, gündem bu değil. Hele hele dinci bir kadrolaşmanın gerçekleştirildiği rejimi dinci bir rejime dönüştürmek hiç değil. Durumun vehametini ABD’de yaşayan günümüz mimarı zat-ı muhterem de görüyor ve uyarıyor. TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR? Hâla bu soruyu beyninizde yanıtlayamamışsanız. Sizin beyniniz durmuş, gözünüz görmez, kulağınız duymaz olmuş, Kusura bakmayın bu dünyada yaşamıyorsunuz. Türkiye ise hiç umurunuzda değil.
Alıntı:Tuz Yolu-B.AYHAN
Bunu E-postayla Gönder BlogThis! Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş Google Buzz'da Paylaş
zaman: 10:57
Tepkiler:
0 - Y o r u m (Siz de yorum yapınız):
Yorum Gönder
Önceki Kayıt Ana Sayfa
Kaydol: Kayıt Yorumları (Atom)
Nermin AYDINLI
"Türkiye kâbus yaşıyor?
Sanal ortamda bile düşünceler, olaylar faşizan uygulamalara takılmamak için açıklanmıyor. Yazmak için can atanlar, içleri dolu, kalemi haykıranlar artık köşelerine çekildi. Hayır çekilmedi de çekilmek zorunda bırakıldı. Sıkıysan yaz, her cümlen takipte ve kayıtta. Bu koşullarda kim yazı yazabilir ki? Üstelik millet için çırpınanların başına bir şey geldiğinde, hakkı savunanlardan kaç kişiden destek mesajı alıyor bunu da sorgulamak lazım. Silivri’de kalemlerinin ve dillerinin bedelini yargısız infaz olarak ağır bir şekilde ödeyenler var. Onlar ve diğerleri neden orada? Milletin hakkını ve geleceğini savundukları için, kendilerini feda ettikleri toplumdan çıt yok. Neden çıt yok? Bu sorgulanmalı. Birincisi faşist uygulamalar ve korku, ikincisi ise iyi oldu memnuniyeti. Malum açıldık, saçıldık, bölündük.
Temmuz ayı sıcak mı sıcak geçiyor. Aynen Türkiye’de yaşananlar gibi. Asker, polisi dövüyor, PKK azdıkça azıyor, Şehitlerimizin arkası ardı kesilmiyor (Dillendirdiğinizde, şehitlerden nemalanıyor oluyorsunuz). Ne acı? , artık eşkıya şehirde at oynatıyor. Halk tepki veriyor ve korkulan senaryolar yaşanmaya başlanıyor. Özetle tetiğe basılmış kabuslu günlere doğru bilinmezlik içinde gidiliyor. Generaller tutuklanıyor. Yargı delik deşik. Tutuklayanların hukuk nosyonları ve kariyerleri sanırım ordinaryüs profesör seviyesinde . Hocaların hocası ne derse saygı duymak lazım. Verdikleri kararlar siyasi de olabilir, kişisel kininden de kaynaklanabilir, ordu karşıtlığı ve birlikteliğe kurşun sıkma hedefi de olabilir. Tam aksine birliğimiz, beraberliğimiz, bölünmezliğimiz adına da bunları yapıyor olabilirler! mi dersiniz?!!!!
Hatay olayları. Yıllardır geliyorum diyen bir olay, çoğu hayretler içinde. Üç yıl önce İskenderun, Dörtyol, Hatay gezim oldu. Halk şikayetçi, kimseye seslerini ulaştıramıyor, kimse de dinlemiyor. Güzelim narenciye bahçelerini doğu kökenliler önceleri tahrip etmişler, sonra da zorlan ve cebren halkın elinden almışlar, yerli halkı göçebe durumuna düşürmüşler. Bu olaylardan emniyet güçlerinin, tapu işlemlerini yapanların haberleri yok mu? Hele hele mülki amirlerin. Hal böyle iken gelinen nokta hiçte öngörülmeyen nokta değildi. İskenderun ve Hatay’da çok olayların yaşandığını dinledik. Üzüldük, içimiz parçalandı.
Adamlar yıllardır bağırıyor Akdeniz’e ve Karadeniz’e açılacağız diye. Aynı şekilde Mersin, Adana, Gümüşhane, Tokat, Giresun buralarda denize açılma yolları. Karadeniz’de üretici doğulu terörist işçi istemiyor. Zaten batının anasını ağlatıyorlar. Haraç bunlarda, her türlü pis işler bunlarda. (Türk milleti ile bir ve bir arada olan Kürtler bu yazının dışında, onlara söyleyecek sözümüz olamaz)
Polis, askere dayak atıyor. Emniyet gücü emniyet gücüne dayak atıyor. Şu cürete bakın. Sen kimin polisisin Allah aşkına. Yönetim birimlerinde haftalık asayiş toplantıları olur. Mülki Amir, polis, jandarma gerek duyulduğunda diğer birim amirleri bulunur. Asayiş toplantısında polisin askere dayak attığı bir gündemin olduğunu düşünebiliyor musunuz?
Biz neyle uğraşıyoruz? Eve-Hayır’la gündemimiz Evet-Hayır değil beyler. Suni gündemin arkasında halk isyan ediyor, isyan edecek noktaya getirildi.
Gündemimiz artık halkta bıçağın kemiğe gelmiş olması. İnegöl, Hatay olayları, az geçmişte İzmir, İstanbul olayları. Artık halk ayrılıkçılara karşı tepkisini yakarak, yıkarak veriyor. Türkiye’nin gündemi bu. Generalleri tutuklama, boş laf, boş söylemler de bulunma, Silivri eziyet ve işkence kampını doldurma, gündem bu değil. Hele hele dinci bir kadrolaşmanın gerçekleştirildiği rejimi dinci bir rejime dönüştürmek hiç değil. Durumun vehametini ABD’de yaşayan günümüz mimarı zat-ı muhterem de görüyor ve uyarıyor. TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR? Hâla bu soruyu beyninizde yanıtlayamamışsanız. Sizin beyniniz durmuş, gözünüz görmez, kulağınız duymaz olmuş, Kusura bakmayın bu dünyada yaşamıyorsunuz. Türkiye ise hiç umurunuzda değil.
Alıntı:Tuz Yolu-B.AYHAN
Bunu E-postayla Gönder BlogThis! Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş Google Buzz'da Paylaş
zaman: 10:57
Tepkiler:
0 - Y o r u m (Siz de yorum yapınız):
Yorum Gönder
Önceki Kayıt Ana Sayfa
Kaydol: Kayıt Yorumları (Atom)
23 Temmuz 2010 Cuma
LÜTFEN UNUTMAYALIM!
Ülkemiz de bütün sorunları hallettik ve tek sorunumuz olan anayasa paketine odaklandık. Ne diyelim şaşkınlıkla izliyoruz medyayı. Gündemi meşgul eden 12 Eylül darbesinin üzerinden tam 30 yıl geçti. O günlerde nice ocaklara ateş düştü. Nice gençler darağaçlarında, işkencelerde can verdi.O günleri yaşayanlar elbette yüreklerinde acıyı hala duyuyor ama bu günün o günlerden farkı ne acaba?...
Yine göz yaşı, nice fidanlar teröre kurban veriliyor.Yine anaların göz yaşı dinmiyor.Bu gün bunlara çare bulunacağına 30 yıl önceki yaşananların hesabı sorulacak deniyor.Ne duruyorsunuz sizi engelleyen hiçbir şey yok. İmralı da yaşayan bebek katilinden ve PKK terör örgütü üyelerinden neden hesap sormuyorsunuz?
Evet faili meçhul olan aydınlarımızın katillerinden hesap sorabildik mi?Kemal Türkler’in katiline zaman aşımı oluyor, ailesinin feryadını kimse duymuyor ama her nedense 30 yıl önceki geçmiş bir bir film şeridi gibi halka sunuluyor. Suçlu 30 yıl önceki de suçlu, 20 yıl önce ki de suçludur. Suçun zaman aşımı olmaz. Ha! yanlış anlaşılmasın asla ve asla 12 eylül’ü savunmam ve hatta hesap sorulsun isterim. Darbeleri hiç kimse özlemez çünkü demokrasinin yok olmasıdır. İnsanların acı çekmesidir. Bunlarda hem fikiriz amma! yanlış zaman ve dayatmaya getirilen bir Anayasa. Sorarım size o zamanki askeri darbe de, şimdi yapılmak istenen sivil darbe değil de nedir?...
O zamankinden ne farkı var?... Zorlama ve çeşitli dalaverelerle halka içeriği tam olarak anlatılmadan duygusal ve mağduriyete sokularak kamuoyuna yansıtılan anayasanın oylatılması ne kadar doğrudur… Bütün kanallarda siyasiler, aydınlar ve kendini yazar, çizer olarak nitelendirenler bu konuyu değerlendiriyor ve anayasanın yargıyı bağımlı hale getirileceği nedense söylenmiyor. Peki! yargısı bağımlı hale gelen bir ülke de özgürlükten, temel hak ve hürriyetlerden bahsedilebilir mi? Herkesin görüşü kendini bağlar ama el insaf be kardeşim! bu ülkenin geleceğini ciddi bir şekilde etkileyecek olan kararlar üzerinden lütfen siyaset yapmayalım. Halkın manevi duygularıyla oynamaya kimsenin hakkı olmadığı gibi o günün mağdurları üzerinden yapılan siyaset ise tamamen mağdurların ailelerini huzursuz etmekten başka bir şey değildir. Nasıl ki geçmişin acıları silinmiyorsa, bu günde teröre sürekli kurban verilen Mehmetçiklerimizin acıları da silinmez. Maneviyatımız da kul hakkının çok önemli olduğunu unutmadan gelecekte vebal altında kalmayı istermisiniz???...
Yargıda bağımlılık kölelik, kulluk dönemini getirir.Son pişmanlık fayda etmez ve Türkiye’yi hiçbir şey kurtaramaz. Geleceğimizi kendimiz belirleyeceğimizden dolayı iyi düşünelim!!!
İnsanların ilgisi başka yönlere çekilerek bu referandum ile HSYK ve Anayasa Mahkemesinin yapısının değiştirilmek istendiğini, Siyasetin yargıyı etkileyeceğini lütfen UNUTMAYALIM!...
22.07.2010
Nermin AYDINLI
Yine göz yaşı, nice fidanlar teröre kurban veriliyor.Yine anaların göz yaşı dinmiyor.Bu gün bunlara çare bulunacağına 30 yıl önceki yaşananların hesabı sorulacak deniyor.Ne duruyorsunuz sizi engelleyen hiçbir şey yok. İmralı da yaşayan bebek katilinden ve PKK terör örgütü üyelerinden neden hesap sormuyorsunuz?
Evet faili meçhul olan aydınlarımızın katillerinden hesap sorabildik mi?Kemal Türkler’in katiline zaman aşımı oluyor, ailesinin feryadını kimse duymuyor ama her nedense 30 yıl önceki geçmiş bir bir film şeridi gibi halka sunuluyor. Suçlu 30 yıl önceki de suçlu, 20 yıl önce ki de suçludur. Suçun zaman aşımı olmaz. Ha! yanlış anlaşılmasın asla ve asla 12 eylül’ü savunmam ve hatta hesap sorulsun isterim. Darbeleri hiç kimse özlemez çünkü demokrasinin yok olmasıdır. İnsanların acı çekmesidir. Bunlarda hem fikiriz amma! yanlış zaman ve dayatmaya getirilen bir Anayasa. Sorarım size o zamanki askeri darbe de, şimdi yapılmak istenen sivil darbe değil de nedir?...
O zamankinden ne farkı var?... Zorlama ve çeşitli dalaverelerle halka içeriği tam olarak anlatılmadan duygusal ve mağduriyete sokularak kamuoyuna yansıtılan anayasanın oylatılması ne kadar doğrudur… Bütün kanallarda siyasiler, aydınlar ve kendini yazar, çizer olarak nitelendirenler bu konuyu değerlendiriyor ve anayasanın yargıyı bağımlı hale getirileceği nedense söylenmiyor. Peki! yargısı bağımlı hale gelen bir ülke de özgürlükten, temel hak ve hürriyetlerden bahsedilebilir mi? Herkesin görüşü kendini bağlar ama el insaf be kardeşim! bu ülkenin geleceğini ciddi bir şekilde etkileyecek olan kararlar üzerinden lütfen siyaset yapmayalım. Halkın manevi duygularıyla oynamaya kimsenin hakkı olmadığı gibi o günün mağdurları üzerinden yapılan siyaset ise tamamen mağdurların ailelerini huzursuz etmekten başka bir şey değildir. Nasıl ki geçmişin acıları silinmiyorsa, bu günde teröre sürekli kurban verilen Mehmetçiklerimizin acıları da silinmez. Maneviyatımız da kul hakkının çok önemli olduğunu unutmadan gelecekte vebal altında kalmayı istermisiniz???...
Yargıda bağımlılık kölelik, kulluk dönemini getirir.Son pişmanlık fayda etmez ve Türkiye’yi hiçbir şey kurtaramaz. Geleceğimizi kendimiz belirleyeceğimizden dolayı iyi düşünelim!!!
İnsanların ilgisi başka yönlere çekilerek bu referandum ile HSYK ve Anayasa Mahkemesinin yapısının değiştirilmek istendiğini, Siyasetin yargıyı etkileyeceğini lütfen UNUTMAYALIM!...
22.07.2010
Nermin AYDINLI
16 Temmuz 2010 Cuma
SORUNUMUZ YOKSULLUK
Türkiye’ye egemen olan güçler, siyasiler sadece doğuyu, güney doğuyu değil bütün bölgeleri yoksul bıraktılar ki daha çok sömürü ve yoksullar üzerinde rant sağlamayı amaçladılar. Yoksul ve yoksun bırakılan bölgelerde devlet gücünü o bölgelere yatırımlar yaparak kullanmalıdır. Tarım ve hayvancılık yine ön plana çıkartılmalıdır. Ülke doğal kaynaklarını kendisi kullanmalıdır. Peşkeş çekilen ülke ekonomisinde önemli yeri olan kurum ve kuruluşlar tekrar geri alınmalıdır. Bunların yanı sıra insanın insan gibi yaşamasını sağlayacak sosyal devlet anlayışını uygulamalıdır.
Ülkemizin sorunu Açılım ve Kürt sorunu değildir.
Sorun YOKSULLUK, yok edilmeye çalışılan İNSANLIK ve İNSANLIK ONURUDUR.
Barış ve demokrasi için yoksulluğun yok edilerek, insanın insan gibi yaşaması sağlanmalıdır. Siyasi rant, dini sömürü ve kulun kula köleliği halkın yaşam seviyesinin yükseltilmesiyle son bulur. Devlet sosyal devlet olma özelliğine tekrar kavuşturulmalıdır.
Devletin ülke ekonomisindeki istikrarsızlığı, sınıflar arasında uçurumların oluşmasına neden olmaktadır. Özellikle ülkemizde çığ gibi büyümüş enflasyonun sıfır.… olarak açıklanması ne kadar inandırıcıdır. Siyasi irade çözüm yerine çözümsüzlük üretirse her şeyin allak pullak olmasına neden olmaktadır. İnsanların en doğal yaşam haklarını ellerinden alınması demek değilmidir yoksulluk?... İhtiyaçlarını karşılayamayan yoksul insanlardan değerlerine sahip çıkması istenebilir mi? Demek ki; insanlar bilinçli bir şekilde yoksullaştırılıyor ki kan emiciler, rantçılar daha kolay emellerine ulaşabilsinler.
Yoksulluk terörü yaratır.
Yoksulluk emek sömürücülerinin çıkar kapısıdır.
Yoksulluk karamsarlık getirir vs.vs.
Maalesef ülkemizde yaşanan son gelişmeler halkı çıkmaz bir yola sürüklemektedir. Özellikle 12 Eylül’de yapılacak olan Anayasa paketi tam bir muemmadır. Hiç kimse bu pakette ne var, ne getirecek ve ne götürecek bilmiyor. Vatandaş sandık başına gittiğinde bilinçsizce siyasi partisine göre oyunu kullanacak. Bu anayasa değişikliği halkın hiçbir sorununu çözmeyecektir. Bu anayasa değişikliği halka bir dayatmadır. Bu nedenle halkımızın daha duyarlı olması gerekir. Özgür bir birey olarak yaşamak istiyorsak vatanımıza, ordumuza, yargımıza ve haklarımıza sahip çıkmalıyız. Yoksulluk bizleri yıldırmasın. Yoksulluk içinde bütün emperyalist güçlere karşı savaşarak emsali görülmemiş bir mücadeleyle ve vatan aşkıyla Türkiye Cumhuriyetini bizlere emanet eden Ülkemizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, silah arkadaşları ve bu ülke için canını vermekten çekinmeyen kahraman aziz şehitlerimizin mirasına sahip çıkmalıyız.
Her bir karış toprağı şehit kanlarıyla sulanmış olan Türkiye Cumhuriyeti kolay kurulmadığını unutanlara bir kez daha hatırlatalım!!!
“Vatanımız, Türk Milleti'nin eski ve yüksek tarihi ve topraklarının derinliklerinde varlıklarını sürdüren eserleri ile bugünkü yurttur. Vatan hiçbir kayıt ve şart altında ayrılık kabul etmez ve bütündür.”M.Kemal ATATÜRK
Nermin AYDINLI
Ülkemizin sorunu Açılım ve Kürt sorunu değildir.
Sorun YOKSULLUK, yok edilmeye çalışılan İNSANLIK ve İNSANLIK ONURUDUR.
Barış ve demokrasi için yoksulluğun yok edilerek, insanın insan gibi yaşaması sağlanmalıdır. Siyasi rant, dini sömürü ve kulun kula köleliği halkın yaşam seviyesinin yükseltilmesiyle son bulur. Devlet sosyal devlet olma özelliğine tekrar kavuşturulmalıdır.
Devletin ülke ekonomisindeki istikrarsızlığı, sınıflar arasında uçurumların oluşmasına neden olmaktadır. Özellikle ülkemizde çığ gibi büyümüş enflasyonun sıfır.… olarak açıklanması ne kadar inandırıcıdır. Siyasi irade çözüm yerine çözümsüzlük üretirse her şeyin allak pullak olmasına neden olmaktadır. İnsanların en doğal yaşam haklarını ellerinden alınması demek değilmidir yoksulluk?... İhtiyaçlarını karşılayamayan yoksul insanlardan değerlerine sahip çıkması istenebilir mi? Demek ki; insanlar bilinçli bir şekilde yoksullaştırılıyor ki kan emiciler, rantçılar daha kolay emellerine ulaşabilsinler.
Yoksulluk terörü yaratır.
Yoksulluk emek sömürücülerinin çıkar kapısıdır.
Yoksulluk karamsarlık getirir vs.vs.
Maalesef ülkemizde yaşanan son gelişmeler halkı çıkmaz bir yola sürüklemektedir. Özellikle 12 Eylül’de yapılacak olan Anayasa paketi tam bir muemmadır. Hiç kimse bu pakette ne var, ne getirecek ve ne götürecek bilmiyor. Vatandaş sandık başına gittiğinde bilinçsizce siyasi partisine göre oyunu kullanacak. Bu anayasa değişikliği halkın hiçbir sorununu çözmeyecektir. Bu anayasa değişikliği halka bir dayatmadır. Bu nedenle halkımızın daha duyarlı olması gerekir. Özgür bir birey olarak yaşamak istiyorsak vatanımıza, ordumuza, yargımıza ve haklarımıza sahip çıkmalıyız. Yoksulluk bizleri yıldırmasın. Yoksulluk içinde bütün emperyalist güçlere karşı savaşarak emsali görülmemiş bir mücadeleyle ve vatan aşkıyla Türkiye Cumhuriyetini bizlere emanet eden Ülkemizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, silah arkadaşları ve bu ülke için canını vermekten çekinmeyen kahraman aziz şehitlerimizin mirasına sahip çıkmalıyız.
Her bir karış toprağı şehit kanlarıyla sulanmış olan Türkiye Cumhuriyeti kolay kurulmadığını unutanlara bir kez daha hatırlatalım!!!
“Vatanımız, Türk Milleti'nin eski ve yüksek tarihi ve topraklarının derinliklerinde varlıklarını sürdüren eserleri ile bugünkü yurttur. Vatan hiçbir kayıt ve şart altında ayrılık kabul etmez ve bütündür.”M.Kemal ATATÜRK
Nermin AYDINLI
20 Haziran 2010 Pazar
HEYHAT!!!!!!!
Yine göz yaşı yine kan…Sözün bittiği yer mi acaba…Söylendi ve bu gidişle söylenmeye devam edecek “Vatan sağ olsun”…Evet yine göz yaşı yine kan ve şehitler.Vatan sağ olsun, analar, babalar, bacılar, kardeşler, eş ve dostlar…Yine ateş düşen ocaklar, anaların göz yaşları ve yüreklerden kopan parçalar.Öncekiler gibi bunlarda gencecik fidanlar. Boğazıma bir şeyler düğümleniyor, yutkunamıyorum kelimeler yetersiz kalıyor hissetiklerimi anlatmaya. Türk Milleti için vatan kutsaldır, vatan borcu namus borcudur. Analar oğullarının beşiğini tıngır mıngır sallarken,
“Eledim eledim höllük eledim.
Aynalı beşikte bebek beledim.
Büyüttüm besledim asker eyledim.” türküsünü tuttururken evladının o korkunç acı haberini almak nasıl bir şeydir Allah’ım sen sabırlar ihsan eyle. “Ateş düştüğü yeri yakar” sözünü parasının gücüne güvenenlere hatırlatmak isterim.Evet yine göz yaşı, yine kan…Analar ağlamasın derken yine ağlayan analar sönen ocaklar…Heyhat! Feryat ediyorum!!!Neler neler söylemek istiyorum amma velakin….
Nermin AYDINLI
20.06.2010
“Eledim eledim höllük eledim.
Aynalı beşikte bebek beledim.
Büyüttüm besledim asker eyledim.” türküsünü tuttururken evladının o korkunç acı haberini almak nasıl bir şeydir Allah’ım sen sabırlar ihsan eyle. “Ateş düştüğü yeri yakar” sözünü parasının gücüne güvenenlere hatırlatmak isterim.Evet yine göz yaşı, yine kan…Analar ağlamasın derken yine ağlayan analar sönen ocaklar…Heyhat! Feryat ediyorum!!!Neler neler söylemek istiyorum amma velakin….
Nermin AYDINLI
20.06.2010
12 Mayıs 2010 Çarşamba
GENÇLER UYANIN
Kamu Hukuku Profesorü'nün haykırışını sizlerle paylaşmak istedim.Bu çığlık vatana ihanet değil, vatanseverliktir.Ülkemiz kolay kurulmadı ve binlerce Mehmetciğimiz canlarını boşa vermedi.Anaların göz yaşları beyhude akmadı ve akmamalı.Vatansız bir millet yok olmaya mahkumdur.Türk Milleti ve Türkiye Cumhuriyeti üzerinde oynanan bu oyunlara gelmemeli ve biz vatanını sevenler değerlerimize ve ülkemize sahip çıkalım.
"Ey Türk Gençliği!...Birinci vazifen, Türk İstiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir".M.Kemal ATATÜRK
- "Gencler uyanın. Türkiye cumhuriyeti tasfiye ediliyor..."
HERKES BAGIRIP CAGIRDIGINA GORE
BU ULKEDE BIRSEYLER OLACAK ARTIK
Türkiye Cumhuriyeti Tasfiye Ediliyor
Türkiye, son yıllarda sürekli olarak dıştan dayatılan reformlarla uğraşmak zorunda bırakılıyor. Birilerinin çok acelesi olduğu için, bir an önce istedikleri aşamaya gelebilmek için dışarıdan içeriye doğru sürekli olarak bir inisiyatif yönlendirmesi yapmaktadırlar. Böylesi dışmerkezli bir emperyalist oyuna bütünüyle Türk toplumu alet edilmek istenirken Türk ekonomisinin köşe başlarını tutan kadrolarla medyada etkili olan işbirlikçi mandacı gruplar, ülkemizi böylesi bir maceraya doğru el birliği ile sürüklemektedirler. Yüzyıllar önceden hazırlanmış bir plan ve bu doğrultudaki proje uğruna büyük bir ulusal kurtuluş savaşı vererek kurmuş olduğumuz Türkiye Cumhuriyeti tasfiye edilmektedir. Bu gerçek artık saklanamayacak kadar açık ve net bir biçimde Türk kamuoyunda kesinlik kazanmıştır.
Hiç kimse cumhuriyet yıkıcılığı ya da Türkiye düşmanlığı yaptığını kabul etmiyor. Her şey "değişim" kavramı içerisinde ve Türk devleti dıştan zorlanan bir plan dâhilinde çözülmeye mahkûm ediliyor.
Değişim sözcüğünün sihirli görünümünün arkasına sığınan ikinci cumhuriyetçiler, maddeci işbirlikçiler, alt kimlikçi federasyoncular, ılımlı İslamcı görünümlü şeriatçılar, emperyalizm ve Siyonizm ile her türlü işbirliğine açık olan oportünistler koalisyonu elbirliği ile Atatürk'ün cumhuriyetine saldırmaktalar ve kültürel alt kimlikçilik dış desteklerle hortlatıldığı gibi kayıt dışı ekonominin sağladığı olanaklarla yer altı ilişkileri doğrultusunda birçok mafya ve benzeri hukuk dışı çıkar örgütlenmelerinin de gündeme geldiği görülmektedir. Kurtlar Vadisi gibi televizyon dizileri ile böylesine hukuk dışı bir yapılanma iç ve dış menfaat çevreleri tarafından hem özendirilmekte hem de desteklenmektedir.
Böylesine olumsuz bir süreç içinde ülkenin birliği ve bütünlüğü tehlike altına sürüklenmekte, yetmiş beş milyonluk bir milletin gelecek güvencesini sağlamakla görevli Türk devleti her gün biraz daha gerileyerek devre dışı kalmaktadır.
Bu aşamada Türkiye'yi yöneten bir zihniyet, yeni dönemin plan çalışmalarında devletin küçültülmesini ana hedef olarak ilan etmektedir. Bu tür bir hedef belirleme, şimdiye kadar yarısı tasfiye edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin geri kalan diğer yarısının da tasfiye edilmek istendiğinin en açık göstergesidir. Sürekli olarak dış baskılarla iyice küçülmüş olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin geleceği ile ilgili planlama çalışmalarına devletin küçültülmesi ana hedef olarak belirlenirse, bu gelecekte Türkiye Cumhuriyeti' nin ulusal ve üniter yapısının ortadan kaldırılmak istendiğinin en açık göstergesi olarak anlaşılmasıdır.
Çünkü OECD istatistiklerine göre; Avrupa ve Amerika gibi kıtalardaki batı ülkelerine oranla en küçük devlet Türkiye Cumhuriyeti' dir.
Batı ülkelerinde devletin ekonomideki ağırlığı ortalama olarak yüzde 40 ya da 50 oranında olmasına rağmen, Türkiye'deki devletin ekonomideki büyüklüğü son yıllarda yüzde 20'lerden yüzde 10'lara doğru küçülmüştür. Kendi devletlerini güçlü ve büyük tutan batılı emperyal ülkeler sıra Türkiye'ye gelince, Osmanlı İmparatorluğu' nun bugünkü mirasçısı Türkiye'yi daha da küçültmenin yollarını aramaktadırlar.
Avrupa Birliği sürecinde yani bir Yugoslavya modeli yaratarak Türkiye'nin ülkesini bir Sevr haritasına dönüştürmek isteyenler, bu doğrultuda devletin küçültülmesi için sürekli olarak baskı yapmaktadırlar. Avrupa Birliği'ne paralel olarak IMF ve Dünya Bankası gibi uluslar arası kuruluşlar da Türk devletinin küçültülmesi için devletin yetkili organlarını baskı altında tutmaktadırlar. Kabuk devlet suçlamaları ile medyadaki papağanlarını Türk devletinin üzerine süren emperyal merkezler kendi devletlerini daha da büyütmenin arayışı içindedirler. Bu doğrultuda dünyanın her bölgesini sömürge durumuna düşürürlerken, Türkiye'yi de iyice küçülterek çeşitli eyaletlere bölebilmenin çabası içindedirler.
Büyük Avrupa, Büyük Ortadoğu, Büyük İsrail gibi dünyanın merkezini içine alacak bölgesel federasyon planlarına Türkiye'nin ülkesini merkez yapmak isterlerken, bu ülkenin üzerinde kurulu bulunan Türk devletinin ortadan kaldırılmasına giden yolu açmak istemektedirler.
Demokrasi, küreselleşme, değişim gibi sihirli sözcüklerle Türk Devleti yavaş yavaş ortadan kaldırılmakta,
gelecekte bir dış destekli federasyona giden yol açılmaya çalışılmaktadır. Batılı merkezlerin hepsi bu doğrultuda çalışırken, Yugoslavya'dan sonra dünyanın merkezinde kurulmuş olan Türk devleti de tasfiye edilmek istenmektedir. Son yıllarda reform adı altında gündeme getirilen bütün yasal düzenlemelerinin devletin merkezi gücünü ortadan kaldırdığı, parçalı bir yapıyı ortaya çıkarabilmek üzere merkezin yetkilerinin sürekli olarak yerel yönetimlere devredildiği artık iyice görülmektedir.
Tablo kesin hatları ile belli olduğuna göre, Türk devletinin geleceğine bir büyük ulusal kurtuluş savaşı vermiş olan Türk milleti karar verecektir. Türk milleti ulusal ve üniter cumhuriyet devleti tasfiye edilirken, bu gidişe bir dur diyecek, ulusal egemenliğine sahip çıkarak yeni yüzyılda da bağımsız Türkiye Cumhuriyeti' nin çatısı altında yaşamını sürdürecektir. Artık devleti ve cumhuriyeti ortadan kaldırmakta olan bu reform görünümlü deforme sürecine Türk Milleti acilen "dur" demelidir.
Not: Bu yazı bir kamu hukuku profesörünün kamuoyuna uyarısıdır.
Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
(Tuzyolu)
"Ey Türk Gençliği!...Birinci vazifen, Türk İstiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir".M.Kemal ATATÜRK
- "Gencler uyanın. Türkiye cumhuriyeti tasfiye ediliyor..."
HERKES BAGIRIP CAGIRDIGINA GORE
BU ULKEDE BIRSEYLER OLACAK ARTIK
Türkiye Cumhuriyeti Tasfiye Ediliyor
Türkiye, son yıllarda sürekli olarak dıştan dayatılan reformlarla uğraşmak zorunda bırakılıyor. Birilerinin çok acelesi olduğu için, bir an önce istedikleri aşamaya gelebilmek için dışarıdan içeriye doğru sürekli olarak bir inisiyatif yönlendirmesi yapmaktadırlar. Böylesi dışmerkezli bir emperyalist oyuna bütünüyle Türk toplumu alet edilmek istenirken Türk ekonomisinin köşe başlarını tutan kadrolarla medyada etkili olan işbirlikçi mandacı gruplar, ülkemizi böylesi bir maceraya doğru el birliği ile sürüklemektedirler. Yüzyıllar önceden hazırlanmış bir plan ve bu doğrultudaki proje uğruna büyük bir ulusal kurtuluş savaşı vererek kurmuş olduğumuz Türkiye Cumhuriyeti tasfiye edilmektedir. Bu gerçek artık saklanamayacak kadar açık ve net bir biçimde Türk kamuoyunda kesinlik kazanmıştır.
Hiç kimse cumhuriyet yıkıcılığı ya da Türkiye düşmanlığı yaptığını kabul etmiyor. Her şey "değişim" kavramı içerisinde ve Türk devleti dıştan zorlanan bir plan dâhilinde çözülmeye mahkûm ediliyor.
Değişim sözcüğünün sihirli görünümünün arkasına sığınan ikinci cumhuriyetçiler, maddeci işbirlikçiler, alt kimlikçi federasyoncular, ılımlı İslamcı görünümlü şeriatçılar, emperyalizm ve Siyonizm ile her türlü işbirliğine açık olan oportünistler koalisyonu elbirliği ile Atatürk'ün cumhuriyetine saldırmaktalar ve kültürel alt kimlikçilik dış desteklerle hortlatıldığı gibi kayıt dışı ekonominin sağladığı olanaklarla yer altı ilişkileri doğrultusunda birçok mafya ve benzeri hukuk dışı çıkar örgütlenmelerinin de gündeme geldiği görülmektedir. Kurtlar Vadisi gibi televizyon dizileri ile böylesine hukuk dışı bir yapılanma iç ve dış menfaat çevreleri tarafından hem özendirilmekte hem de desteklenmektedir.
Böylesine olumsuz bir süreç içinde ülkenin birliği ve bütünlüğü tehlike altına sürüklenmekte, yetmiş beş milyonluk bir milletin gelecek güvencesini sağlamakla görevli Türk devleti her gün biraz daha gerileyerek devre dışı kalmaktadır.
Bu aşamada Türkiye'yi yöneten bir zihniyet, yeni dönemin plan çalışmalarında devletin küçültülmesini ana hedef olarak ilan etmektedir. Bu tür bir hedef belirleme, şimdiye kadar yarısı tasfiye edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin geri kalan diğer yarısının da tasfiye edilmek istendiğinin en açık göstergesidir. Sürekli olarak dış baskılarla iyice küçülmüş olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin geleceği ile ilgili planlama çalışmalarına devletin küçültülmesi ana hedef olarak belirlenirse, bu gelecekte Türkiye Cumhuriyeti' nin ulusal ve üniter yapısının ortadan kaldırılmak istendiğinin en açık göstergesi olarak anlaşılmasıdır.
Çünkü OECD istatistiklerine göre; Avrupa ve Amerika gibi kıtalardaki batı ülkelerine oranla en küçük devlet Türkiye Cumhuriyeti' dir.
Batı ülkelerinde devletin ekonomideki ağırlığı ortalama olarak yüzde 40 ya da 50 oranında olmasına rağmen, Türkiye'deki devletin ekonomideki büyüklüğü son yıllarda yüzde 20'lerden yüzde 10'lara doğru küçülmüştür. Kendi devletlerini güçlü ve büyük tutan batılı emperyal ülkeler sıra Türkiye'ye gelince, Osmanlı İmparatorluğu' nun bugünkü mirasçısı Türkiye'yi daha da küçültmenin yollarını aramaktadırlar.
Avrupa Birliği sürecinde yani bir Yugoslavya modeli yaratarak Türkiye'nin ülkesini bir Sevr haritasına dönüştürmek isteyenler, bu doğrultuda devletin küçültülmesi için sürekli olarak baskı yapmaktadırlar. Avrupa Birliği'ne paralel olarak IMF ve Dünya Bankası gibi uluslar arası kuruluşlar da Türk devletinin küçültülmesi için devletin yetkili organlarını baskı altında tutmaktadırlar. Kabuk devlet suçlamaları ile medyadaki papağanlarını Türk devletinin üzerine süren emperyal merkezler kendi devletlerini daha da büyütmenin arayışı içindedirler. Bu doğrultuda dünyanın her bölgesini sömürge durumuna düşürürlerken, Türkiye'yi de iyice küçülterek çeşitli eyaletlere bölebilmenin çabası içindedirler.
Büyük Avrupa, Büyük Ortadoğu, Büyük İsrail gibi dünyanın merkezini içine alacak bölgesel federasyon planlarına Türkiye'nin ülkesini merkez yapmak isterlerken, bu ülkenin üzerinde kurulu bulunan Türk devletinin ortadan kaldırılmasına giden yolu açmak istemektedirler.
Demokrasi, küreselleşme, değişim gibi sihirli sözcüklerle Türk Devleti yavaş yavaş ortadan kaldırılmakta,
gelecekte bir dış destekli federasyona giden yol açılmaya çalışılmaktadır. Batılı merkezlerin hepsi bu doğrultuda çalışırken, Yugoslavya'dan sonra dünyanın merkezinde kurulmuş olan Türk devleti de tasfiye edilmek istenmektedir. Son yıllarda reform adı altında gündeme getirilen bütün yasal düzenlemelerinin devletin merkezi gücünü ortadan kaldırdığı, parçalı bir yapıyı ortaya çıkarabilmek üzere merkezin yetkilerinin sürekli olarak yerel yönetimlere devredildiği artık iyice görülmektedir.
Tablo kesin hatları ile belli olduğuna göre, Türk devletinin geleceğine bir büyük ulusal kurtuluş savaşı vermiş olan Türk milleti karar verecektir. Türk milleti ulusal ve üniter cumhuriyet devleti tasfiye edilirken, bu gidişe bir dur diyecek, ulusal egemenliğine sahip çıkarak yeni yüzyılda da bağımsız Türkiye Cumhuriyeti' nin çatısı altında yaşamını sürdürecektir. Artık devleti ve cumhuriyeti ortadan kaldırmakta olan bu reform görünümlü deforme sürecine Türk Milleti acilen "dur" demelidir.
Not: Bu yazı bir kamu hukuku profesörünün kamuoyuna uyarısıdır.
Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
(Tuzyolu)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
